Helalleşme

Annem de ağlıyordu kuzinenin dibindeki minderin üstünde. Yazmasının ucuyla gözlerini silerek usulca doğruldu sonra, yatağın kenarına yaklaştı, babamın ellerini sımsıkı tuttu.

Bana bak Müslüman, dedi, gözyaşlarının arasından yükselen titrek bir sesle; ben bu kapıya duvağımla geleli elli yedi sene oldu. Elli yedi sene boyunca sen de bana çok iyi baktın, hiç hatırımı yıkmadın, Allah senden razı olsun!

 

Jön Türkler ve Fikri Derinlikleri

Şunu hemen ifade edelim ki, 1895-1908 yılları arasında söz konusu mücadeleyi yapmış olan kimselerin, bugün üzerimizde silik birer hayalet etkisi bırakmalarının sebebini bizzat fikirlerinin yalınkatlığında aramak gerekir. Jön Türklerin hiçbiri derin bir teori, özgün bir siyasî formül veya zihinleri devamlı olarak uğraştırmış bir ideoloji ortaya koymamıştır. Jön Türkler siyasî fikir boşluklarını iki şekilde kapatmaya çalışmışlardır. Bir yandan kendi devirlerinde Avrupa’da tartışılmakta olan fikirlerin “popülarize” edilmiş şekillerinin etkisi altında kalmışlar ve büyük teorisyenlerle halk arasında aracı rolünü oynayan ikinci derecede düşünürlerin gönişlerini kendi fikirlerine intikal ettirmişlerdir. Tarde gibi büyük bir sosyolog göz önünde tutulduğu zaman, Le Bon’un fikirlerinin Jön Türk düşüncesindeki yeri bu davranışın karakteristik bir örneğini oluşturur. Öte yandan, Jön Türkler uzun zaman fikirsizlikten kendileri de şikâyet ettikten sonra Abdülhamit devrinde ihtilalci çevrelerin dışında geliştirilmiş bazı siyasî ve sosyal dünya görüşlerini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Jön Türklerde rastladığımız Türkçülük başlangıçları bunun tipik bir örneğini verir.

Kitaplar ve okuma yöntemleri

Çocukluğumdan bu yana, bıkmadan usanmadan, deli pösteki sayar gibi kitap okuyan arkadaşlarım oldu; bazısı günde bir kitap bitirir ve okudukları kitap hakkında en az iki saat konuşabilirlerdi. Oysa benim elimde bir kitap bazen haftalarca sürünürdü, masamda her zaman, başlanmış ve bitirilememiş kitaplar olurdu, kimini ancak bir ayda tamamlar, kimini ise yarım bırakırdım. Bayılarak okuduğum kitaplar da vardı tabi; ama kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, kitaplardan, yazarlardan cümleler hatırlayıp konuşmamı bunlarla daha etkili hale getirmeyi pek beceremezdim; oysa o arkadaşlar, en ilgisiz gibi görünen mevzuda pat diye Aristo’dan, Gazali’den, Kierkeegard’dan bir cümle söyler ve herkesi kendilerine hayran bırakırlardı. Bunu, zaman zaman, hafızamın zayıflığına, zaman zaman, aklımın eksikliğine bağladım; ama yıllar içinde yavaş yavaş fark ettim ki, okuduğu kitaplardan cümleler söyleyerek konuşmasını süsleyen ve daha etkili hale getiren kimi arkadaşlar, aslında kitaplardaki ruhtan, duygudan, incelikten, çoğunlukla habersizdiler; kitabı, yazarı ve hatta onlardan edindikleri fikirleri, sadece bir nesne olarak görüp, onlarla sadece dışsal bir ilişki kurabiliyorlardı. Sanırım bu noktada şiirle ilgili bir sır var. Çok kitap okuduğu halde şiirle sıhhatli bir bağ kuramamış birçok insanda bu duygusuzluğu ve kabalığı gördüm ben. Deli gibi kitap okudukları halde şiirle sıhhatli bir bağları olmayan kimi arkadaşlarımın akıl yürütme biçimi -kendileri ‘ilkeli’ demeyi tercih etse de- aslında genelde köşeliydi, hükümlerini çoğunlukla insafsız bir kesinlikle verirlerdi; bu kadar kitap okuyan birinin normalde sahip olması gereken esneklik ve kıvraklıktan oldukça uzaktılar. Ancak nadiren, o da, iki arada bir derede kaldıklarında, esneklikten söz eder ve esnekliği överlerdi, ama bu da ehlinin gözünden kaçmazdı tabi.

İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var..

İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması.. İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu.. İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var.. Tembellik var.. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.. Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.

Büyük Dörtlü Kurgu mu?

Başrolünü David Suchet'in oynadığı film uyarlaması Agatha Christie'nin 1927'de yayınladığı "Büyük Dörtlü" (Big Four) romana sadık kalmamıştır. Roman küresel entrikalara dikkat çekerken uyarlama dünyayı yöneten gizli organizasyonu sonunda bir aşk hikâyesine bağlayarak hafifletir. Filmin sonunda şu söz duyulmaktadır: “Büyük Dörtlü'nün kurgu olduğu ispatlandı”. Uyarlamayı yapan romandan yola çıkarak tamamen farklı bir yere ulaşmış, farklı şeyler söylemiştir. Ama orijinal mesajın parçaları alıcıya ulaşır ve alıcı Büyük Dörtlü'nün kurgu olmayabileceğini anlar. Uyarlamalar sıkıntı doğurur ve başkaca şeyler söyler. Anlamlar kaynağa ulaşamayanlar tarafından ıskalanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Satranç hayatın bir uyarlamasıdır. Satrançta piyon 8. kareye ulaştığında şah dışında bütün taşlara, öncelikle de vezire dönüşür. Ama hayatta 8. kareye ulaşıp piyona dönüşenler de vardır. Kitleler karmaşadan hoşlanmaz; tarih ve siyaset onlara karmaşık gelir. Kitle hayran olmaktan; taraftar olmaktan hoşlanır. Çünkü liderleri onların yerine düşünmektedir.