Ahmet Doğan Özeke

Ahmet Doğan Özeke

Ahmet Dogan Özeke, melami mesrep bir neyzen olup; haiz olduğu tüm haslet, malumat ve kabiliyete rağmen sessiz sedasiz 1997 yılında allah'ın rahmetine kavuşmuştur.

İşte bu Fazlı bestekârdı azizim. Ama o da Hakkı gibi, postüm bestekârı, eserlerini kimselere vermeyenlerden. Şehnazbuselik bir takım yapmış. Aman ya Rabbi, ne kadar zarifti. Bir kış günü sabahın erken saatlerinde tekkeye damladığım zaman onu uyduruk bir nota sehpası önünde çalışır buldum. Beni görünce toparlanmak istedi. 'Yok yahu!' dedim. 'Sen üflemene bak!.. Ben bir çay içip kaçacağım.' Kandı. Biraz huzursuz da olsa çalışmaya devam etti. Hafiften bir dem tutmaya başladım. Hoşlandı. İkinci besteye beraber girdik. Fazlı sesini iyice kıstı. Ben de adeta fısıltıyla üflüyorum. Sıra ağır semaiye gelince ben sustum. Beste güzeldi. Gerçekten güzeldi. Ama güfte...
Üflemeye devam edersem hıçkırıklarımı tutamayacaktım. Hemen nota defterimi çıkardım. Tam kopya edecektim ki Fazlı hızla notlarını topladı. 'Aman' demeye fırsat kalmadan terketti tekkeyi. Koltuk değneğini Fazlı'da hiç görmediğim bir hırsla vuruyordu taşlara. Şiiri ancak mealen hatırlıyorum. 'Misafirin olduğum şu üç günlük dünyada bana ikramın zulm oldu. Rahmetmedin; bari sabır ihsan et!' kabilinden isyankârâne bir niyazdı. Bütün gün hırsının geçmesini bekledim. Yatsı ezanından sonra dükkânına gittim. Zaten orda yatıyordu. Çadırcılar Caddesi'nin yegâne çadırcı ustasıydı. Güler yüzle karşıladı. Biraz hoşbeşten sonra, Kumkapı'ya gitmeyi teklif ettim. Yüzüme acayip bir gülüşle bakıp kabul etti. Kar yağıyordu. Daltaban Yokuşu'nda benim pabuçlar kaymaya başladı. Fazlı'nın koluna girdim. Soğan Ağa'ya kadar üç bacak bir patrisa, kahkahalarla indik. Kapatmak üzere olan bir tuhafiyeciden çorap alıp ayakkabılarımın üstüne giydim de Fazlı'ya bâr olmaktan kurtuldum. Kumkapı'da Çamur Şevket'in meyhanesini herkes bilir. Ününü mezelerine borçlu. Masayı donattırdım. Aklımca Fazlı'yı sarhoş edip eserleri kopyalayacağım. Bîr iki kadeh sonra meseleyi açtım. Yüzünde hep o garip gülümseme vardı. 'Ben onu yaktım Doğan' dedi. İnanmadım. O hâlâ tebessüm ediyordu. 'Şair yanılıyordu Doğan' dedi. Anlayamadığımı zannedip izah etti. 'Derdi veren sabrı da vermese, insan yaşamaya güç bulur mu?' Meyhanenin kirli tavanından okuyormuş gibi gözlerini oraya dikip Orhan Veli'yi yaşattı.
Ömrün şu garip hâlini gör bir bak da
Bir tek kökü kalmış ağacın toprakta
Dünya ne kadar tatlı ki binlerce kişi
Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta
- Dünya tatlı Doğan... O kadar tatlı ki, daha beter olsaydım, gene de yaşamaya devam ederdim, gibime geliyor.
Yine tavandan okumaya başladı.
Şu karşı yaylada göç katar katar
Bir güzel sevdası belimi büker
Bu ayrılık bize ölümden beter
Geçti dost kervanı eyleme beni.
- De bakalım Doğan, Pir Sultan'ın belini hangi güzel büküyordu?
- Ne bileyim Fazlı'cığım. Adamın yaşadığı tarih bile meşkuk. Kimbilir hangi köy dilberidir?
Bakışlarında nefret mi yoksa iğrenme mi vardı; anlayamadan merhamete dönüştü.
- Değil Doğan, değil!.. Ölümden beter ayrılık, kervanla Pir Sultan'ın ayrılığı. Bel büken güzel dünya. Dünya sevdası Pir'i kervandan ayırıyor.
Taş gibi kaskatı ve ifadesizdi suratı. İçmeye devam ettik.
...