Fatih camii imamı!

Eğinli Hacı Hafız Hasan Efendi, dört yaşında yetim kalıp kasap olan dayısıyla İstanbul'a gelmişti. Mahalle mektebini ve hâfızlık mektebini bitirip hafız olmuş, şeyhülkurra vekili olmuş, Vakde Camii'ne imam olmuş, son olarak Fatih Sultan Camii'nde ikinci imamlık ediyormuş. Bu tarihte Medine'ye hicret etmiş.

Devir, Sultan İkinci Abdülhamid zamanıdır.

Kendisi: "Arkadaşlar, derdi, bu gözler neler gördü. Onun için Türkiye'nin bugünkü acıklı manzarasını görmek beni ağla­tır. Dayanamam. Görsem, perişan olurum, kendimden geçerim, O zamanla ilim hayatını, şahidi olduğu bir hadiseyle birlikte şöyle anlatmıştı:

Fatih Camii'nin namazda ilk beş altı safını ulema, müderris­ler teşkil ederdi. Onların arkasında talebeler saf tutardı. Cami beyaz sarıklarla papatya bahçesi gibi olurdu... Ben imam vekili idim. Baş imam vefat etti. Benim imam tayin olunmam beklenirken, nereden iltimaslı ise başka bir zat geldi. Fakat âlim olmadığı belliydi.­

Bir sabah namazım kıldırırken, yeni gelen imam yanıldı.

Feth ettiler alamadı. Birkaç kere de ben feth ettim; yine alamadı, becerip toparlayamadı, yanlış okudu.

Cemaatin ön safında meşhur Tikveşli Hoca da bulunuyordu. Alimler âlimi, sultanül ulema, günün reisül uleması... Hoca son derece heybetli, gür sesle, saltanatlı, büyük bir âlimdi.

İmam selâm verdi, namazı bitirdi. Halbuki yanlış okumuştu... Selâm verdikten sonra, arkaya dönüp bana, yaptığı yanlışla ilgisi olmayan başka bir şeyi sordu:

"Hacı Hafız Efendi, buradaki mâ, nâfiye miydi, mevsûle miydi?"

Ben cevap vermeden, Tikveşli Hoca Efendi, hiddetli bir sesle müdahale etti:

"Efendi, senin ilimle, nâfıyeyle mevsûleyle ne işin var! Gü­neş doğacak, bu kadar insanın vebali var! Kalk! İnna a'teynâ ke'l-kevser, kıldır şu namazı, güneş doğacak!

Baktık imam ertesi gün gelmedi. İstifa etmiş...

Mehmet Ertuğrul Düzdağ (Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-2, s. 384)

Aynı Kaynaktan Altı Çizili Satırlar