Modern dünya sistemi, ölümcül bir krizdedir

Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısı, yirminci yüzyılda gördüğümüz her şeyden daha güç, daha düzen bozucu, ama aynı zamanda daha açık olacak bence. Bunu, hiçbirini burada tartışamayacağım üç öncülden yola çıkarak söylüyorum.

Birinci öncül şu: Bütün sistemler gibi tarihsel sistemler de ölümlüdür. Bir başlangıçları, uzun bir gelişmeleri ve dengeden uzaklaşıp çatallanma noktalarına ulaştıkça yaklaştıkları bir sonları vardır.

İkinci öncül, bu çatallanma noktalarında iki şeyin geçerli olduğudur: Küçük girdiler büyük çıktılar yaratır (oysa sistemin normal gelişme zamanlarında, büyük girdiler küçük çıktılar yaratır) ve bu tür çatallanmaların sonucu bünyevi olarak belirsizdir.

Üçüncü öncül ise modern dünya sisteminin, tarihsel bir sistem olarak ölümcül bir krize girmiş olduğu ve varlığını elli yıl daha sürdürmesinin pek muhtemel olmadığıdır. Gelgelelim, sonucu belirsiz olduğu için, sonuçta ortaya çıkacak sistemin şu an içinde yaşadığımız sistemden daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağını bilmiyoruz, ama geçiş döneminde ortaya sürülen peyler son derece yüksek, sonuç son derece belirsiz ve küçük girdilerin çıkacak sonucu etkileme yeteneği son derece büyük olduğu için, geçiş döneminin ağır sorunlarla dolu korkunç bir dönem olacağını biliyoruz.
 

Enformasyonun yumuşak ve sıvı akışkanlığı

İnsanlığın her üretim biçimine geçişi daha hızlı ve zorlu bir süreç olmuştur. Yüz binlerce yıl toplayıcılık, on binlerce yıl avcılık yapan insan türü ve öncülleri, büyük dönüşümler getiren tarıma birkaç bin yılda geçebilmiştir. Neolitik Devrim başladıktan yaklaşık beş-altı bin yıl sonra artık bir tarım uygarlığının dünya çapındaki yaygınlığından söz edebiliriz. Ticaretin egemen üretim biçimi olması yaklaşık dört yüz yıl kadar sürmüştür. Ticaretin ileri aşaması olan sanayi uygarlığı, çok köklü üretim biçimi, örgütlenme ve değerler dönüşümü gerektirirken, bu kapsamın aksi yönünde, ona uyum sağlamak için, insanlara, özellikle emekçi kitlelerine çok az zaman tanımıştır. Sanayi uygarlığı, o güne dek insan türünün keşfettiği ve yaşam biçimi olarak benimsediği doğayla az ya da çok bütünleşik üretim süreçlerine oranla ciddi bir tarihsel kopuşu oluşturur. Oysa tarımın dünyasına ayarlanmış değerler, ahlâk, anlam şemaları aynı hızda değişememişlerdir. Bizatihi toplumbilimin özerk bir bilim dalı olarak yükselişi, bu fazla hızlı geçişin yarattığı toplumsal sorunları özgün yöntembilim çerçevesinde anlama çabasının sonucudur. Nihayet enformasyon toplumuna geçiş, yalnızca birkaç on yıl içinde gerçekleşmiştir. Bir üretim biçimini terk edip bir diğerine doğru evrimleşmek, yalnızca maddi koşulların değişmesi değil, bütün bir anlam dünyasının sökülüp yerine yenisinin inşa edilmesidir. Ancak sorun bu yeniden inşanın, üretim biçiminin maddi boyutunda olan kadar hızlı gerçekleşememesidir. Her üretim biçimi bir öncekinden hızlı bir geçişi gerektirmiştir. Böylece her üretim biçimi değişmesi, git gide daha travmatik izler bırakan bir toplumsal çalkantı hali doğurmuştur. Günümüzün karmaşık, akışkan, parçalı gerçekliğinin matrisini oluşturan enformasyon rejimi, yalnızca bir ekonomik süreç değildir; yeni ve katılığını koruyamayan değerler, olgular ve toplumsallaşma biçimlerini içeren yeni bir örgütlenme kipidir. Sanayinin gerektirmiş olduğu katı biçimler, yerlerini enformasyonun yumuşak ve sıvı akışkanlığına terk etmektedirler. Gerçeklik kavramı ve deneyimi, insanlık tarihinde ilk kez bölünmüştür, Sanal deneyim yeni bir üretim ortamı sunarken, aynı zamanda yeni bir var oluş bağlamı inşa etmektedir. Sanal gerçekliğin akışkan ve plastik olgusallığı, bireyin artık çoğul bir kimlik deneyimini geliştirmesine olanak sağlamaktadır; kimlik katı bir aidiyet olmaktan ziyade bir strateji meselesi haline gelmiştir. Sürekli çözülen ve yeniden bileşen kimlikler söz konusudur. (McGuigan, 1992: 226) Kimlik stratejilerinin önemli bir katalizörü tüketim ekseninde toplumsallaşma biçim ve alanlarıdır. Tüketim eylemleri, artık önemli ölçüde, bir var oluş düzlemini çizmektedirler. Bu hızlı değişmenin sonucu toplumbilimin kurucu kavramlarından biri olan anomi, bireyselleşmeyi ve cemaatleşmeyi aynı anda çoğaltan bir hakikat rejiminin diyalektik salınımlarında çoğul ve karmaşık bir görünüm arz etmektedir. Enformasyon toplumunda gözlemlendiği şekilde anomi, sanayi toplumunun katı aidiyet bağlamlarının nasıl ve ne yönde erimekte olduğunu açıklıkla ortaya koymaktadır. 

 

Budalalık

İnsanın içindekini dışarıdakine feda etmesi, sükunetinin, boş vaktinin, ve bağımsızlığının bütününü yahut büyük bölümünü, makam, mevki, şan şöhret, unvan ve ihtişam için kurban etmesi muazzam bir budalalık örneğidir.

Tartışmamız lazım

Ben karanlık bir ormanın tam ortasında olduğumuza ve ne yöne gitmemiz gerektiği konusunda yeterli netliğe sahip olmadığımıza inanıyorum. Bunu acilen hep birlikte tartışmamız gerektiğine ve bu tartışmaya gerçekten dünya çapında katılınması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca bu tartışmanın, bilgi, ahlak ve siyasetin her birini ayrı köşelere ayırabileceğimiz bir tartışma olmadığına da inanıyorum. "Belirsizlik ve Yaratıcılık" adlı giriş yazısında bu savı kısaca dile getirmeye çalıştım. Görülmemiş nitelikte çetin bir tartışma içine girmiş durumdayız. Ama meseleleri, onlardan uzak durarak çözemeyeceğimiz de bir gerçek.
 

Güven Duygusu ve Şiddetli Tutku

Bütünüyle yeni bir şeye asla hazır ve elverişli olamayacağımız basit gerçeğinin kendine has bazı sonuçları vardır. Bu gerçek, köklü değişikliğe maruz kalan bir topluluğun, uyumsuz insanlardan oluşan bir topluluk olacağı anlamına gelir ki, uyumsuzlar bir tutku atmosferinde soluk alır ve yaşarlar. Güven duygusundan yoksunlukla aklın tutkulu hali arasında yakın bir ilişki vardır ve ileride gö­receğimiz gibi, şiddetli tutku kendine güvenin yerini alabilir.