Can sıkıntısı

Sıradan insanlar sadece zamanlarını nasıl harcayacaklarını düşünürler; herhangi bir yeteneğe sahip insan onu kullanmaya çalışır. Sınırlı akla sahip insanların can sıkıntısına meyyal olmalarının nedeni, akıllarının mutlak manada iradenin sevk edici gücünün harekete geçirileceği (tatbik sahasına konulacağı) araçtan başka bir şey olmamasıdır; iradeyi harekete geçirecek özel bir şey olmadığında, atalet halinde kalır ve akılları tatil eder, çünkü irade gibi o da, sahneye koyacağı harici bir şeye ihtiyaç duyar. Sonuç; bir insanın sahip olduğu güç her ne ise onun korkunç bir durgunluğu, tek kelimeyle can sıkıntısıdır.

Postmodern etik yaklaşımının yeniliği

Bence, postmodern etik yaklaşımının yeniliği, her şeyden önce tipik modern ahlâki kaygıların terk edilmesinde değil, ahlâki sorunları ele almanın tipik modern yollarının (yani, politik pratikte ahlâki meselelere zora dayalı normatif düzenlemeyle yanıt vermenin; teoride ise felsefi olarak mutlak, evrensel ve temel olanın aranmasının) reddedilmesinde yatıyor. Etiğin en büyük meseleleri insan hakları, toplumsal adalet, barışçıl işbirliği ile kişisel yetke arasındaki denge, bireysel davranış ile kolektif refahın uyumlulaştırılması gibi- güncelliğinden hiçbir şey yitirmedi. Yalnızca yeni bir tarzda görülmeleri ve ele alınmaları gerekiyor
 

Yaşam ve Hayat

Her toplumsal örgütlenme mantığı, insanın doğayla kurduğu belli bir ilişki sisteminin cinsinden tanımlanır. İnsan türü, 'vios'unu (yaşam) yalnızca doğaya tâbi bir oluş içinde kabullenmeyi reddeder; var oluşunun temellerine, onu diğer türlerden açık bir şekilde  ayıran irade ekler. Böylece salt vios bir zöi'ye (hayat) dönüşür. Bununla birlikte vios ne kadar bireysel bir var oluşsa (genel türsel özellikleri taşımasına rağmen biricik bireyde  vücut bulmuş kendine münhasır içsel bir dengesistemi),  zoi de bir o kadar toplumsal ölçekte kurulan, tekilliği aşan bir tarihsel var oluş düzeni halinde örgütlenir. Zira hayat, kurulup sürdürülür olabilmek için benzerlere gereksinim duyar. Alışveriş yapılan, bütünleşmenin dayanışma birimleri ya da çatışmanın kaynağı olan diğer insanlar, toplamda karmaşık bir etkileşim düzlemi oluştururlar. Ancak bu etkileşimin koşulları, genel kavramsal-ideolojik çerçevesi, üretim biçiminin gereklerine göre kurumsallaşan türdedir. Her üretim biçiminin doğayı dönüştürmede ve insanlar arası ilişkileri düzenlemede temel ölçü olarak aldığı bir üretim aracı vardır; hayat bu temel üretim aracına göre hem biçim kazanır hem anlam içerir. İnsanlık tarihinin önemli bir kısmı, doğaya büyük ölçüde tâbi olunan üretim biçimlerinin egemen olduğu  dönemlerden oluşur. Toplayıcı, avcı ve nihayet tarım toplumları, aşamalı bir şekilde insanın, doğanın doğrudan belirleyiciliğinden uzaklaşarak sürekli ve görece istikrarlı topluluklar halinde yaşadıkları dönemleri oluştururlar. Ticaret ve sanayi, ilk kez bir birikim düzeninin egemen olması anlamına gelir; süregitmeleri için kesinliklere ve öngörülebilirliğe gereksinim vardır. Günümüzün enformasyon düzeni ise bir  yandan birikimi olabildiğince esnek hale getirmiş, diğer yandan ilk kez somut olmayan bir üretim ekseni, yeni bir toplumsal örgütlenme oluşturmuştur. Akışkanlık ve süreksizlik üzerine inşa edilen bu yeni toplumsal düzen kurgusu, etkileşimselliği hem nicel olarak çoğaltmış hem çoğul bir anlam alışverişi içine yerleştirmiştir. Hayat, günümüz dünyasında işte bu nedenle, hiçbir çağda olmadığı kadar karmaşıktır. Zoi hızla dönüşürken, genetik evrimin yasalarına tâbi olan vios, ciddi uyum sorunları yaşamaktadır.

Yüz ahmak bir akıllı adam etmez

Akıllı adam her şeyden evvel ıstıraptan ve tacizden (harici sıkıntıdan) azade olmak için çabalayacak, sessizliği ve boş vakti, dolayısıyla mümkün olan en az sayıda beklenmedik ve tehlikeli karşılaşma ile birlikte sakin, mütevazı bir hayatı arayacaktır; ve böylelikle sözüm ona hemcinsleriyle çok az bir ortak tecrübeyi paylaştıktan sonra, münzeviyane bir hayatı tercih edecektir, hatta eğer büyük bir ruha sahipse büsbütün yalnızlığı seçecektir. Çünkü bir insan ne kadar kendi kendisine yeterse, başka insanlara o denli daha az gereksinim duyacaktır; haddi zatında başka insanlar da ona o kadar az tahammül edebilecektir. Yüksek bir zihin düzeyinin bir insanı toplum dışına itebilmesinin nedeni budur. Doğrudur, eğer zihnin niteliği nicelikle telafi edilebilseydi, bu insanların büyük dünyasında bile yaşama zahmetine değerdi; fakat şükür ki yüz tane ahmak bir araya gelse bir tane akıllı adam etmez.

Sosyoloğun görevi

Lipovetsky’nin tasviri doğruysa ve bugün ahlâki endişelerden kurtulmuş bir toplumsal yaşamla, artık herhangi bir “olması gereken” tarafından yönlendirilmeyen katıksız bir “olanla”, yükümlülük ve ödevden ayrılmış toplumsal bir ilişkiyle karşı karşıyaysak sosyologun görevi, ahlâki düzenlemenin, bir zamanlar toplumun kendi kendini yeniden üretme mücadelelerinde kullanılan silah deposundan çıkarılmasının nasıl gerçekleştiğini ortaya koymaktır. Sosyologlar toplumsal dü­şüncenin eleştirel akımına dahilseler, görevleri bu noktada da son bulmayacaktır. Bir şeyin, sadece var olduğu için doğru olduğunu kabul etmeyecekleri gibi, insanların yaptıklarının, kendilerinin yapmış olduklarını düşündüklerinden ya da yapmış olduklarını nasıl anlatıldıklarından başka bir şey olmadığı yargısını da veri kabul etmeyeceklerdir.