Felsefede Kırılma Noktası

İnsanoğlunun birtakım bilgilerle doğup doğmadığı meselesi, dinlerin ve felsefenin yüzyıllardır irdelediği bir meseledir. Kitaplı dinler, beşerin dünyada Yaratan'ın bilgisi ile geldiğini, iyilik-kötülük ayırdının fıtrî olduğunu savunurlar. A priori bilginin mutlak, "apaçık" "kalbi" bilgi olduğuna, insanoğlunun ruhanî ve aklî melekeleri eksiksiz olarak doğduğuna dair inanç, 17. yüzyıla kadar, Batı felsefe ve ilahiyatının temelini teşkil eder.

Bu inanç, Aydınlanma ile sarsılır. Aydınlanma Çağı öncesinde dünya ve kâinatın işleyişine, insanın doğasına ilişkin "doğrular" ifadelerini kutsal kitaplarda bulan vahiy yoluyla saptanırken, Aristo'yu kaynak edinen, Kopernik, Kepler, Galile ve Newton'la devam eden buluşlar, eski bilgileri değiştirmiştir.

Kırılma noktalarının önde gelenlerinden birisinin John Locke'un 1690'da yayınlanan "İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme" ("An Essay Concerning Human Understanding") başlıklı makalesi olduğu kabul edilir.

Locke, bu makalesinde insanoğlunun ruhani ve akli melekeleri eksiksiz olarak doğmadığını, dünyaya boş bir levha olarak geldiğimizi, maruz kaldığımız fiziksel dürtü ve deneyimler tarafından biçimlendirildiğimizi,
etkilerin/deneyimlerin ürünü olduğumuzu iddia eder.

Batı felsefesinin bir diğer önemli ismi, Fransız Claude Adrien Helvetius, meseleyi buradan alır, 1758'de basılan De l'esprit isimli yapıtında, insan denilen bu boş levha'mn nasıl doldurulabileceğini anlatır. Helvetius'a göre, "mükemmel bir çevrenin yetiştireceği insanlar mutlak surette mükemmel insanlar olacaklardır. Mükemmel çevre, uygun eğitim ve yasalar demektir. Dolayısıyla, toplumsal ve siyasi düzen, insanın mükemmele ulaşmasını sağlayacak şekilde yeniden yapılanmalı, devlet azami sayıda insanı azami derecede mutlu edecek önlemleri almalıdır.

Helvetius'un boş levha ya da beyaz sayfa döneminin aydınları tarafından hızla benimsenir; dahası, aydınları, neyin akılcı ve erdemli olduğuna dair üstün bilgilerini uygulamaya koymak, edilgen gözlemcilikten çıkıp hayatı biçimlendirmek üzere harekete geçmeye
sevk eder. Aydınlara, halka önderlik etme görevinin biçilmesi de bu zamanda başlar. Aydınlar, din adamlarının rollerini üstlenmeye koyulurlar.

Aktivist (eylemci) aydınların yeşerdiği ilk iki ülke Fransa ve Rusya'dır. 1789 Devrimi öncesi Fransız aydınları "yurtsever" kulüplerde, edebiyat derneklerinde bir araya gelir, yeniden tanımladıkları akılcılık (rasyonalite), erdem gibi kavramları hayata geçirmeye çalışırlar.

Rusya'da, Helvetius'un akranı ve tartışmasız bir entelektüel olan Çariçe Yekaterina, insan ruhunun beyaz bir sayfa olduğuna, eğitimin bu beyaz sayfanın üzerine istenilen herhangi bir mesajı karalayabileceğine bütün kalbiyle inanır; "Yeni Bir İnsan Türü" yaratmak üzere misli görülmemiş eğitim seferberliğine girişir. Böylece, Rus aydınları (ki intellijenti denir) kendilerini toplum mühendisliği uzmanlığına yükselten, siyasi hırslarına meşruiyet kazandıran mükemmel insan yaratma davasını sahiplenirler. Yaşam savaşı veren
sıradan insanlar, yani, "halk", sıradan beceriler edine dururken, entelektüellerin genelin bilgisine sahip çıkıyor, insani uğraşları bilimselleştiriyor, ekonomi, siyaset, sosyoloji gibi yeni bilim dalları yaratıyor olmaları kabul görür.

Eylemci-aydınlar hareketinin bir tezahürü de halkların tarihleri boyunca doğru bildikleri birtakım bilgi ve kurumların hükümsüzleştirilmesidir. Doğru ve haklı olduklarından kesinlikle emin olan aydınların hükümetlerle ya da devletle kavgalaştıkları, isteklerinin kabul görmemesi ya da benimsenmemesini yetkililerin kötü niyetlerine verdikleri görülür.

Alev Alatlı (Hadi Baştan Alalım: Aklın Yolu da Bir Değildir, s. 41)

Aynı Kaynaktan Altı Çizili Satırlar

Yorum yapın