Suyumdan içmeyin

Neden Altını Çizdim?
Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ederken biraz şaka biraz gerçek ''Ahmet Hamdi Tanpınar yazılacak ne varsa yazmıştır'' demiştim.Abdullah Efendi'nin rüyaları hikayesinin sonunu okuduğumda aklıma direk Ceylan Önkol geldi ve tüylerim diken diken okumaya devam ettim.Ahmet Hamdi Tanpınar bu hikayeyi 1941 de yazmış.Ceylan'ın öldüğü günün ertesinde; şayet bir bir köşe yazarı olsaydım bu yazıyı olduğu gibi gazetemde yayınlardım
Birdenbire kulağına açık kalmış bir musluk sesi ,bir su şarıltısı geldi.İlerledi,bir kapıyı açtı;bir başka odaya girdi.Hiçbir yere bakmadan ortadaki masanın üstünde kenarları buğulanmış sürahiye doğru koştu.Koyu lacivert örtülü masanın üstünde billur sürahi,imkansız derecede koyu kadife bir arşın ortasında bir güneş gibi parlıyordu. Büyük bir sevinçle sürahiyi yakaladı ve boşaltacak bir bardak aramak için etrafına bakındı. Fakat gördüğü şeyle tüyleri diken diken ,olduğu yerde kaldı. Doğrusu istenirse bu gördüğü hiçte fevkalade bir şey değildi. KÜçük yedi sekiz yaşlarında bir çoçuk köşeden,dehşetten açılmış büyük gözlerle ona bakıyordu. Bu gözler o kadar büyüktü, ve içlerinde o cinsden bir korku vardı ki onları bir kere görenin bir daha unutması kabil değildi.Abduullah sordu: ''N'oldunuz, neyiniz var?'' Çocuk cevap verdi: ''hiç ,suyuma dokundunuzda...'' sonra yavaşça ona yaklaştı. Sürahiyi elinden aldı. Masanın üstüne koydu. Eliyle Abdullah'ı sanki oradan uzaklaştırmak ister gibi itelemeğe başladı.Hem ellerinin yetiştiği kadar onu göğsünden itiyor,hem titrek ağlayışlı bir sesle: ''İçmeyin bu sudan içmeyin...'' diye yalvarıyordu:'' Biliyorum çok susuzsunuz;bütün gece susuz kaldınız, uzak yollar dolaştınız.Başınızdan çok şeyler geçti...Fakat bu sudan içmeyin...O benimdir, ben onunla oynuyorum. Böyle,işte bu surahide onu seyrederim...Siz de seyredin,rengine bakın... O zaman sadece bu suyu değil öbür oyuncaklarımıda size gösteririm,içmek için değil ki bu...'' Ve hasta çoçuk yakasına asıldığı Abdullah Efendiyi bu sefer zorla tekrar büyük sürahinin başına çekiyor'' Bak bak ne güzel...Yandan ne renkler yapıyor,nasıl parlıyor,şuradan bak bir Zuhal akşamı gibi... benim olması bir talih değil mi?..'' diye seviniyordu. Abdullah efendi bu sudan içmemeğe çoktan razı olmuştu ,fakat hasta onu bir türlü bırakmıyor,bir gölege gibi peşine takılıyor,bir azap gibi yakasına asılıyor mutassıl mutassıl yalvarıyordu''İçmezsiniz içmezsiniz değil mi?Söyle hatırım için...Oh ne olur içmeyin,içmeyin...''Abdullah Efendi bu cinsten bir hastayı görmemişti.Sadece bu ses,,bu zayıf, şımarık fakat kalbin ve sinirlerin yolunu bulan,bir merhalede insanın bir tarafı ile derhal anlaşılan bu ses onu çıldırtıyordu.Artık susuzluğu geçmişti.Şimdi sadece kaçmak istiyordu.Kaçmak...Değil bu küçük sürahi dolusu suyu,bütün pınarları,bütün çeşmeleri,bütün denizleri ona bağışlayabilirdi.Elverir ki kendisi tekrar dışarda bu evin dışında bulunsun,ayaklarının altında üzerine basacak beş,on metre toprak toprak bulunsun ve o kaçsın. Bu yalvarma onu çıldırtıyordu.Fakat gidemiyor,kurtulamıyor ve onu dinliyordu ''-Bilir misin ki benim bardaklarımda da var hepsi ayrı bir yıldızın cevherinden yedi kadehim var ben bu sürahiyi zaman zaman bu kadehlere boşatırım birinden ötekine... Fakat hiç içmem Sonra birdenbire kızmış gibi haykırıverdi: ''-Ne diye karşıma çıktınız,ne diye bunu içmek istediniz?'' Birdenbire çılgın,son haddine gelmiş bir hastalık nöbeti içinde: ''Biliyorum siz bu sudan içeceksiniz...Biliyorum ki içeceksiniz,fakat içirtmeyeceğim...''diye olduğu yerde tepiniyor,Abdullah onu teskin etmek için yaklaştığı sırada billur sürahiyi büyük ürpertic ibir cam şakırtısı içinde geniş bir pencereden aşağıya fırlattı.Abdullah''biçare budala...''diye onu azarlamak istedi,fakat hiçbir kelime söyleyemedi sadece pencereye koştu sokağa baktı.Fakat kirli bir sabahın aydınlattığı yolda ne billur sürahi parçası,ne de küçük su birikintisi vardı. Sadece son derece mustarip ve yorgun halli bir adamın ağır adımlarla köşeyi döndüğünü gördü.Ona öyle geldi ki bu kendisi,yani Abdullah Efendi idi.
Ahmet Hamdi Tanpınar - Hikayeler - Sayfa 48

Türü
Hikâye
Sayfa Sayısı
364
Baskı Tarihi
Kasım 1999
Baskı Sayısı
4. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Dergâh