Şebeke "Network"

cenap kullanıcısının resmi

Şebeke "Network"

Sayfa Sayısı: 
330
Baskı Tarihi: 
2002
ISBN: 
9757012254
Baskı Sayısı: 
1
Basım Yeri: 
İstanbul
Yayın Evi: 
YGS

Yalçın Küçük'le Şebeke Adlı Kitabı ve Edebiyat Üzerine Söyleşi... (Ahmet Yıldız)

(Edebiyat ve Eleştiri, Ocak/Şubat 2002, sayı: 59)

Ahmet Yıldız : Edebiyata ilginiz nereden geliyor? Bir iktisatçı ve bilim adamı olmanıza karşın sezgilerinizin bilgiden önce geldiğine inandığınızdan mı? Türk-İslam “taarruzu”na karşı saldırı için mi? Ayrıntı merakınızdan mı? Yoksa toplumsal değişme ve patlama önce edebiyatta sanatta başlar yargısından mı?

Yalçın Küçük : Doğrusu sorularınızdan beni en çok yadırgatan bu soru oldu. Çünkü böyle bir soru ile karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Neden? Bir defa bir aydının edebiyatla ilgilenmemesini mümkün göremiyorum. Bir aydının formasyonunda onu yaratan en önemli unsurlardan birisi edebiyat olmalıdır.
Benim edebiyata ilgim çocukluğumda başladı ve beri devam ediyor. Bir insan çocukluğunda aydın olacağım demez, gerçi üniversite yıllarında aydın olmak bizim için tutku idi, bütün kariyerlerin üzerinde tutuyorduk. Dolayısıyla, başlangıcında iradi bir durum, bir seçme hali olmadı Bir gelişme'dir.

Çocukluğumda anımsadığım zaman şudur: Biz konakta doğduk, büyüyemedik. Sonra yoksullaşma süreci başladı, sonra büyük evin bir tarafını tahta ile bölüp kiraya verdik, hatırlıyorum. Orada, bizim kiracımız olan ailenin bir kızı vardı O kız bana roman verirdi, ben roman verirdim; yüzünü hatırlamıyorum, demek görmedim, çünkü yüz belleğim güçlüdür, gazetelerde romanlar tefrika edilirdi, o kız bunları kesmişti, tahtaların arasından alış-veriş yapıyorduk.. Ben de ona başka kitaplar veriyordum. Kiralık kitaplar vardı o zamanlar. Harçlığımdan kiralık kitap alır okurdum. Kiralık olduğu için hızlı okumalıydım. Geceliği beş kuruşla başladık. Kiradan tasarruf etmek için hızlı okumam gerekiyordu, hızlı ve yoğun, saatlerce başımı kaldırmadan okumayı öğrenmeyi, kiralık kitapçılara borçluyum.

Daha küçükken ise ihtilalci dedemi hatırlıyorum, belki üç veya dört yaşlarıdır; bütün ihtilalciler misali yaşlanınca tarihe düşmüştü. Dedemlerin konağında dedemin bir odası vardı, bütün torunlarını toplar, tarih okurdu; ne okuduğunu bilmiyorum. Dedem okumaya ben dinlemeye dalardık, sonra bir bakardık, bütün torunlar kaçmış, dedemle ben karşı karşıyayız, ben en küçüktüm,dedem tarih okuyor ve ben dinliyordum. Bu, ilk okuldan öncedir. Demek ki, okumanın güzel olduğu bir çevreden geliyorum. Fakat, tahta perdenin arkasında, yüzünü bilmediğim kızı da biliyorum; öyleyse ben ayrık değilim. Yoksullar okuyorlardı. Böyle bir dönem vardı.

Nedir bu? Neden bir insan edebiyatla ilgilenir? Çok yaşamak, büyük yaşamak ister; insan, ancak bir kez ve kendini yaşayabilir, bu ,fiziki olarak böyledir. Fakat romanda bir insanın çok yaşamak olanağı vardır; roman, romancının yaşamayı yeniden yaratmasıdır, yaşamı zenginleştirmektir. Roman ile edebiyat ile ben daha zengin yaşamları yaşıyordum.

Kültürlü insanlara benim yolumun Julien Sorel'den geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Ortaokulda okumuştum o zaman adı “Kırmızı ve Siyah” idi ve sonra, sanıyorum Ataç, “Kızıl ile Kara” diyordu. Ben Julien Sorel'i okuduğum zaman kendimin genişlediğini görmüştüm. Çocuk durumunda Jülien'in, dünyanın bütün nimetlerini elde etmeyi isteyip reddetmesi beni çok etkilemişti..

Devlet bürokrasisinde önemli yere geldik, hocalık yaptım, edebiyattan uzak yaşamamı gerektirecek zamanlarım oldu ama her zaman edebiyat benim parçam oldu. Böyledir.. Ben hoca iken ODTÜ'de, Erdal İnönü ile yemekhanede karşılaşırdık, en son yayınlanan romanları konuşurduk. Onun rektörlüğü zamanlarında Soljenitsin moda idi. Ben beğenmezdim, aydınımız moda severdi, söyledim ve belki de yalnız kalıyordum. Erdal Bey bir fizik profesörüydü, çok muhafazakar bir insandı, ama okuyordu. Politik muhafazakarlığın ötesinde kafası muhafazakardı, hep geri olanı beğeniyordu. Soljenitsin üzerine tartışdığımız hatırlıyorum. Bende o zamanda da bir baş kaldırı içgüdüsü vardı, aslında devam ediyordu, demek daha doğrudur, Amerika'da beğenileni beğenmezdim. Üniversite öğrencisi yıllarımda Pasternak'ın Doktor Jivagosu'nu bayağı bulacak kadar gelişmiş bir edebiyat anlayışım ve genel olanı reddecek bir güvenim vardı. Dolayısıyla Soljenitsin'in Nobel aldığı zamanda da romancı olmadığına karar verebiliyordum. Yıllar sonra Soljenitsin, komünizm devrilince, ülkesine döndü; çok koyu bir slavist ve ortodoks çıktı, Amerika''ı reddediyordu. Nobel veren Batı dünyası için ise Soljenitsin''n romancılığını reddetmekten başka çare kalmıoyordu. Bunu yaptı.

Bu çizgim hep sürdü, Kundera ile bir büyük fırtına estirdiler, “sol” eğildi ve dalkavukluğa başladı; ben Kundera'nın ihanet-bağımlısı bir alçak olduğunu haykırıyordum. Murat Belge basmış ve propaganda ediyordu, Belge, hep ihaneti basmıştı.

Bunların hepsi yazılıdır.

Ahmet Yıldız : Siz yaşamın akışının inanılmaz hızı içinde olayları, haberleri, söylenenleri, sözcükleri adeta havada yakalayıp anlamlı bir bütünün parçaları halinde bir araya getiriyorsunuz ve sosyalistler ve ezilen yığınlar adına bir resim çizerek yorumlayıp önümüze koyuyorsunuz. Öngörülerinizin çoğunun haklı çıkmasını da dikkate alırsak bir yöntem olarak bu ne derece devrimcidir?

Yalçın Küçük : Bu soruya romantik bir yanıt vermek zorundayım; önceki soruyla bağını kurmak istiyorum, bunu demek istedim. Fizikçi, kendi aklının çalışma yasalarıyla doğanın çalışmasını özdeşleştiriyor; ben de kendi aklımla, Türkiye toplumunun dinamiklerini özdeşleştiriyorum. Bunu nasıl yaptığımı bilemiyorum; ancak yaptığımı biliyorum. hep geleceğe bakıyorum, ve bazı gelişmeleri, toplumdaki gelişmeleri, gelişme çizgilerini, kafamdaki toplum modeline oturtuyorum, ne olabileceğini oradan çıkarıyorum. Şimdilik, tutuyor.

Bunu yaparken romandan çok yararlanıyorum, o dönemim içine girmek için roman bana çok yardımcı oluyor. Sultan Hamid'i anlamak için N. S. Örik'i okuyorum. Balzac'tan burjuvazinin hatlarını çıkarıyorum, bu nedenle, burjuvazinin devrimciliğinı, hiçbir zaman Marx kadar ciddiye almıyorum. İlgili dönemin anılarını hep okuyorum. Kurtuluş savaşında halkın konumunda Nutuk'tan çok Yakup Kadri'yi, Yaban'ı, hesaba katıyorum. Gerçekçilik, derler, “sosyalist gerçekçilik” benden uzaktır, fakat böyle bir gerçekçilik var. Ben yararlanıyorum.

Yalnız bütün bunlar benim yakıştırmalarımdır, ben de kendi yöntemimi çok merak ediyorum. Böyle mi, bilemiyorum. Başkalarına düşer. Benim net olduğum,

a-Önce teoridir,

b-Türkiye tarihi ve toplumunda yasaları vardır.

Bu yasaları bulabileceğime inanıyorum. Bir kısmını çıkarmış durumdayım.

Her yeni araştırmaya başlarken başlangıç, kendi yazdıklarım ve ortaya çıkardığım yasalardır. Bunlarla savaşıyorum. Kendi yanlışlarımı kendim buluyorum. Bu acı'dır.

Bu ülkeye, bulunabilecek yasalarla benden başka bakan olmadığını biliyorum. Bu, beni sevindirmemektedir.

Son yıllarda edebiyatı yakından takip etmemenin nedeni, bir tür çok büyük gerçekçilikten çok uzak olmasıdır. Ben Adalet'in “Ölmeye Yatmak”, romanında, aydınımızın devrimci tereddütünü buldum, yaşamıştım, buldum. Doçent Aysel'in tereddütü doğru idi ve devrimci güçlüdür, doçent hanımın güçlü-devrimciye aşık olması da mantıklı ve gerçekçidir. Adalet, burada çok içten idi; romancı içten olmalıdır. Roman, yazarını alıp götürmelidir. Adalet, belki ne yazdığını bilmiyordu, bu da normaldir, kralcı Balzac'ın yazılarından cumhuriyet ilkesinin çıktığını hep biliyoruz; hemen arkasında içtenliğini kaybetmeye başladı, ben, büyük dostluğuma karşın, uyarı eleştirileri yaptım. Sonra romanını tüketti ve benimle dostluğunu kesti. O içten halini özlüyorum.

Yazık, bu düzende bana, sadece insanların kesitlerini sevmek düşmektedir. İnsanın tamamını sevemediğimiz bir dünyadayız. Belki bu nedenle filmlerdeki bütün aşklar kesiklidir; eski aşkların peşindeyim.

Ben romancının, edebiyatçının, çok ayrı bir yaratık olduğuna inanıyorum. Biz, onların gördüklerini göremeyiz. Onların yazdıkları da bizimkilerden çok sırlıdır.

Roman bütün yazılı sanatların içinde en imkanlı olanıdır.
Belki bütün sanatların en imkanlısıdır.
Hiçbir yaratıcı alan, roman kadar geniş ve özgür değildir.
Bu nedenle yeni romanı denemek gereklidir.

Fakat ne denenirse denensin, romanın da, eninde-sonunda bir dil sanatı olduğunu unutamayız.
Bende sanatçıya aşırı bir hayranlık var, kesindir. Romancıyı, şair'i nerede ise anlayabiliyorum, bir kompozitörü hiç anlayamam, bana her zaman mucize görünmüştür.

Ancak artık edebiyat ve roman ile ilişkimin kopma noktasına geldiğini görüyorum. Neden bende değil, roman, roman olmaktan çıkmıştır. Edebiyatla, toplumla, yazmakla ilgisi olmayan kimseler, “romancı” ilan ediliyorlar; “tayin” edildiklerini söyleyebiliriz.

Çok garip, Türkiye'de okunmayan ve “dünyaca ünlü” romancılar bile yaratıyoruz. Yeni kitabımda, Şebeke'de, bunlardan birisinin daha deşifre ediyorum..

Ahmet Yıldız : Şebeke mi hocam yeni kitabın adı.

Yalçın Küçük : Evet Şebeke.. O.Pamuk, okunmayan “ünlü” romancıdır. Hem okunmadığını ve hem de roman değil gizli yahudi tarihi yazdığını gösterebiliyorum..

Ahmet Yıldız : Pamuk'un “okunmak için değil de hediye etmek için roman yazması” sizi niçin ilgilendiriyor. Bu saptamanıza “sabetayist”, “yahudi” filan değerlendirmelerini temel alarak eleştiri yürütmeniz tehlikeli noktalar değil mi? Bir marksist olarak, bir yazarın dinsel geçmişini eleştiri mekanizmasının temeline almanız “kimsenin hakkından fazlasına sahip olmasını istemiyorum” diye düşünseniz bile ne derece doğrudur? Bu konuyu biraz açar mısınız? Ayrıca, Latife Tekin'e karşı bir yumuşama seziyorum. Ama sanki çok geç. Kadın artık “göğeremedi!” Son kitabı da zor okunuyor!..

Yalçın Küçük : İşte ne yaptıysam savaş için yaptım. Savaş halinde yaptım. Bu soru yadırgatıcıdır; öncelikle ben rantiyelere karşı duruyorum, rant teorisi Ricardo tarafından geliştirilmiştir, Marx Ricardo'dan alıyor. Hak etmediği yerde olmak ya da da tekel pozisyonundan yararlanarak, hak ettiğinin çok üstünde getiri elde etmek, diyebiliriz. Bu bir gasptır ve başkasının değerlerinie el koymaktır. Benim hiçbir zaman “marksist” olmak iddiam olmadı, ancak bunun asıl solculuk ve devrimcilik olduğuna inanıyorum.

Ama bu defa bunu duyduğumdan çok memnunum. Pamuk, bu şöhretini, gizli bir örgütlenmeye borçludur; bir hegemonya var ve ben buna karşı savaş açmış durumdayım. Anti-hegemonik duruş her zaman soldur, bunu bildiğim için “bu marksistlik mi” yollu homurdanmaları duymuyorum, duyduğumda önemsemiyorum.

Fakat bu sorudan yine de mennunum. Dolaylı olarak bir tabu'yu da yıkıyoruz. Bu kitabın adını “şebeke” koymam bir tesadüf değildir; K.Derviş için de bu analizi yapıyorum. Bir şebeke tarafından getirilmiştir ve bir şebekenin içindeler. Bunların çoğu akrabadırlar; Derviş, geldiğinde, Asaf Akad, Nilüfer Göle, Celal Göle ile buluşuyorlardı, “arkadaşız” dediler, ben akraba olduklarını ispat ettim. Çoğu bir biriyle akrabadır ve din kardeşleridirler.

Bana, bu “marksizme sığmaz” diyenlerin de akraba olmaları ihtimali çok yüksektir. Derviş geldi, sabetayisttir, dedim. Cengiz Çandar, “hayır” diyordu; ben “sen de sabetayistsin” dedim, sustu. Nazlı Ilıcak, “hayır” dedi, ben “sen de İbrada'lısın, dayım Turan Kapanlı diyorsun, sen de kapani kolundansın” dedim, sustu. Bana marksizmi fazla bulanların da sabetayist olmaları ihtimalini sarf-ı nazar edemeyiz. Ben şunu biliyorum; böyle bir şebeke varsa, bunu ortaya çıkarmak solculuktur, devrimciliktir.

Yeni cephe açıyorum. Yeni duyarlılıklar yaratıyorum.

Bir kez burada bir büyük yanılgı var; savaş yaptığımı söylüyorum, fakat O. Pamuk ile cenk etmiyorum. Neden edeyim, romancı olmak için hiçbir mayası yok ki, benim O.Pamuk'tan bırakınız bir romancı bir katip yapmam bile imkansızdır. Dolayısıyla yazdıklarımdan yararlanacağı yollu bir illüzyonum yoktur. O. Pamuk'u muhatap almadım ve almıyorum.

Bir ikinci yanılgı şudur; bunları isteyerek yapmıyorum, kimse yapmadığı için, mecbur olduğumu hissederek yapıyorum. Bu nedenle, kişisel planda bir insanın romancılığına son verirken üzülmem çok doğaldır.

Latife Tekin için yazdıklarıma üzüldüm, fakat mecburum. Üstelik bunlar içinde romancı mayası olandır, yumuşama saydığınız budur. Bende yumuşama yok, ben hep yumuşak oldum. Fakat mecbur oldum, bu, tipik trajik bir durumdur.

Latife Tekin'in benden nefret ettiğini duyuyorum. Fakat ben üzdüğüm için üzülüyorum. Romancı mayası vardı, yanlış olana Murat Belge yönlendiriyordu, bunu da biliyorum.

Küfür Romanları'nı yazdığım zaman da, onlarla, yazarlarla, kavga ettiğimi düşünmüyordum. Onların omuzlarının üzerinden “establishment” ile, yeni kitabımın adıyla bir “şebeke” ile mücadele ediyordum. Oligarşidir, benim hedefim. Bu “eleştirmen” diyen kapı kullarıdır. Hepsi hepsi, O.Pamuk aleyhine bir tek satır çıkarabiliyorlar mı; Koç'tan, Sabancı'dan korkuyorlar. Bakın, Fethi, trt'de de “eleştirmen” olduğundan beri, hiçbir katırı ürkütmeye bile cesaret edemiyor...

Geleceğiz buraya, unutmayalım. Bu girişten sonra sorunuzda önemli bir yanlış var. Burada siz Orhan Pamuk'u romancı olarak kabul ediyorsunuz. Büyük yanlış budur.Burada ilke savaşındayız. O romancı değildir; başka “bi' şey” olmalıdır.

Hoş sözler, ancak inandırıcı değil; “faşizmi, 1945 yılında yendik” diyoruz. O kanıda değilim, faşizm içselleştirilmiştir, tekeller düzeni var. Tekeller düzeni, belki faşizmden daha kötüdür. Amerika'da Elia Kazan'ı kendinden utanan bir adam yapmıştır. Türkiye'de, Ahmet Arif, hapisten çıktıktan sonra, hep insandan kaçmıştır, 51 Tevkifatı'nda çözülmesinin utancını hiç atamamıştır. Yiğit çocuk, ölünceye kadar belki de hiç gülmemiştir. Bu tekeller düzeni, insanın kendi kendine saygısını hedef almaktadır. Bu insanlığı hedef almak demektir.

Bu tekeller düzeni, yeni silahlar ve yeni mekanizmalar buluyor. Sovyetler Birliği'ni yıkmada, yarattığı romancıların ne büyük silah olduğunu gördü.

Kitap, büyük silah oldu.

Şimdi kendi silahını, kendi romancısını icat ediyor. Peki ben ne yapmalıyım; bana “marksist” madalyası vermelerini mi, beklemeliyim; hiç beklemedim.

Eğer, şebeke, silah-romancıyı, bizim bölgemizde sabetayistlerden seçiyorsa, ben bunu deşifre ederim. Ben “sizin bidiğiniz marksistlerden değilim” ve beni, “marksist” olarak nitelendirilmek de çok ilgilendirmiyor.

Bir, roman yazamadığını görüyorum. İki, teneke teneke para verildiğini tespit ediyoruz. Üç, peki, neden, burada İbrani kökeni çıkarıyorum. Şimdi iş budur, bir, iki, üç; doğru mu, değil mi, bunlara bakılmalıdır. Yoksa...

Sabetayizmle ilgilenmeme gelince, bunlarla ilgili açıklamalar yeni kitabımda yeterince var. Bir tek noktasını inkar etmiyorum. Kanıt veriyorum. Kanıtlıdır. Ama ben sabetayist diye herkese düşman, kişiliklere düşman değilim. Tek hakaretim yoktur. Halide Edip'in sabetayist olduğunu bilmiyor muydum; sürekli övüyorum. Sırlar'da Angelica Balanova'yı, sosyalist tarihin minimize ettiği bu kadını göklere çıkardığımda da Yahudi olduğunu biliyordum. Halide, en önemli romancılarımızdandır; Sabiha Sertel ve Behice Hanım ile birlikte Cumhuriyet'in “0 Üç Kadını” sayıyorum, İbrani asıllı olduklarını bilmiyor muyum, biliyorum.

Karşımızda bir şebeke varsa, var, yazmak zorundayım. Büyük bir ekonomik krizde, Amerika'dan, emperyalizmin karargahların birinden bir insan getirilip birden bire bakan yapılıyorsa, incelemek zorundayız. Ben tek özelliğinin sabetayizm olduğunu çıkarıyorum, dünya Yahudi Lobisi'ne dikkati çekiyorum. Yeni kitabımda çok önemli açıklamalar var. yayınevinde, basılıyor; yazarın bir onuru olmalıdır, ben kitaplarım üzreinde konuşmayı, yazar onuru ile bağdaştırmaıyorum. Susuyorum.

Bakın, Ahmet Dostum, size bir “sır” vereyim:Sabetayistleri çıkartın , son dönem Osmanlı ve Cumhuriyet edebiyatımızdan geriye kimse kalmaz. Ben hepsini açıklamıyorum. Halkımız boğulmasın. Üç büyük kadınımız var. Komünist Behice Boran, Sabiha Sertel, Halide Edip Adıvar.. Sabetayisttirler. Rantiye olandan, emperyalizme bağlı duranların dışındakileri ben bağrıma basıyorum.

Bir isyan çığlığı atıyorum: Bu ülkede kabiliyetlere bütün kapılar kapanmıştır. Tiyatroda, edebiyatta, sanatta, iş dünyasında, eğer sabetayist bağ yoksa, bütün kapıların kapalı olduğunu söylüyorum.

Bu bir büyük bozulmadır.
Asıl decadence buradadır.
Ankara Valisi Nevzat Tandoğan “komünizmi gelecekse biz getiririz” demişti. Şimdi de “romancı mı, biz getiririz” diyorlar. İsyan nedenidir.

Ahmet Yıldız : Hocam, dedeniz çete reisiymiş, Dörtyol'da. Yöntem açısından çeteci bir yanınız var gibi geliyor bana. En kestirme yerden giriyorsunuz. Dedenizin etkisi olabilir mi bu?

-Şimdi, zaman zaman kendi yöntemim üzerinde düşünmeye çalıştım. İnsanın bunu yapması kendi sesini duymaya çalışması gibi bir şey. Bir insan kendi senini hiç duyamaz. Size gelen yerle ona gelen yer başka. Ona içerden geliyor ses. Dolaysıyla her insan kendisini gördüğü zaman bu ses benim mi, der. Kedi yöntemim üzerine Paris'te düşünmeye çalıştım. Fazla ilerleyemedim.

Çete meselesine gelince. Evet, zaten bu katillere çete dendiği zaman çok alındım. Çünkü çocukluğumda çete oyunları oynardık. Dedem de çete reisiydi. Ona özenirdim. Ama böyle küçük çete gruplarıyla ileri savaşlar, keşif savaşları yaptım. Şu anda da bunu yapıyorum.

Dedem, Dört Yol çevresinde çete reisi idi, annem beni, çete öyküleriyle büyüttü. Ben ne yaptım, ilk kurşunun İzmir'de atılmadığını, Dört Yol'da atıldığını ileri sürdüm. Israr ettim, şimdi genelkurmay başkanlığı kabul etti.

Hasan Tahsin ilk kurşunu atmamıştı. Ortaya çıkardık. Hasan Tahsin bir sabetayist idi; bütün “ilkler” sabetayizme yazılıyor ve bütün cadde ve park isimleri sabetayistlere veriliyor. Bunları çıkarmak bilim değilse nedir; ve gerçek, her zaman devrimcidir. Yeni gerçek, daha devrimcidir.

Ahmet Yıldız : Kemal Tahir'i sağcılara verelim Peyami Safa'yı alalım demiştiniz bir ara..

-Ahmet Yıldız dostum, lütfen, bana sabetayistlerle ilgili başka soru sorma. Kemal Tahir'e sadece sabetayistler sahip çıkmıştır. Yeni kitapta var ipuçları. Size üçüncü dördüncü örnek vermeyeceğim:. En büyük tahirî ya da idrisî dediğimiz Halit Refiğ ve İsmail Cem'dir. İsmail tam tahirîdir. Tahiri Tarikatı'ndan demek istiyorum.

Kemal Tahir'in “Devlet Ana” romanı da roman değildir, hiç tutmadım. Neye itiraz ediyoruz; Nazım Hikmet'e yakınlığına göre estetik yaratamayız. Tahir, kötü romancı ve Peyami Safa iyi romancıdır. Bunu yazmak zorundayız.

Bunu söyledim, ülkücülerle, bir romancı takası önerdim; sözüm tutulmuştur. Tahir'i şimdi ülkücüler, “milli romancı” biliyorlar.

Tezler'de bir önemli “tez” var, Türk aydının üç eksiğini tespit etmiştim:

A-Red damarı yoktur.

B-Ütopya damarı yoktur.

C-Polisiye Roman geleneği yoktur.

Haymana Zındanı'nda iken metinleri Doğu Perinçek'e geldi, ben de okudum. Şimdi bende var. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde yüksek lisans düzeyinde bir tez verilmiş, “Türk edebiyatında ütopyacılar”, tez budur. Çıkmamış, Türk edebiyatında ütopya yoktur, bu tezde, birinci bulgu bu idi. İkincisi, Türk düşüncesinde tek ütopyacı olarak Yalçın Küçük'ü bulmuşlar, metinlere baktım, benim asıl ütopyalarıma ulaşamamışlar. Bende bu üç damar da güçlüdür; öyle olduğu için aydınımızda yokluğunu görebiliyordum. Çünkü, Türk aydını ile benim aramda zıtların birliğini kurabiliyordum; parçası olmak en büyük onurumdur.

Bu üç damar eksikse, o ülkede bilim de devrim de dağın arkasındadır.

Peyami Safa, ilk polisiye romancımızdır. Server Bedi imzasıyla yazardı, “Cingöz Recai” adlı bir tip yaratmıştı, yine çocuktum ve bayılırdım. Nazım'ı seviyoruz, fakat sevdiklerimizi veya beğendiklerimizi Nazım'a göre seçmiyoruz.

Peyami'ye borcumuz var. Estetik , çok adil bir borç ödeme disiplinidir.

Yeni polis romanı da yazılıyormuş, Seha Meray Hocam, bazan, “şimdi yeniler güzel değil, güzeller yeni değil” yollu bir tekerleme tuttururdu. Ne yazık, başta polisiye olmak üzere romancılarımız ve edebiyat için söylemiş olmalıdır, sevgiyle anıyorum.