Bilinç Güneşi

Bir konuyu anlamak, bilmek, haberdar olmak, farkına varmak böyle sürekli bir eylem olamaz. "Ben bunu, örneğin dört gün önce, iki yıl önce, bir araştırma, bir keşif, bir yolculuk, bir görüşme, bir ders sırasında anladım." dememiz doğru olur. İlmi anlamalar ve felsefi bilmeler böyledir. Akıl böyle anlar. Aklın aracı mantıktır; mantıksa iki halden ötesini bilmez: "Anlıyorum" ve "anlamıyorum"; hepsi bu! Bundan fazlasına ihtiyacı da yoktur. Onun anlaması gereken tabiatın ve dünyanın sırlarıdır. Bunların hepsi tek boyutludur. Bunların birden fazla anlamı yoktur. Ama ruhun durumu böyle değildir. Akılla anlamak, bir odada elektrik lambasının açılması veya havada bir şimşeğin çakması gibi bir anda gerçekleşir. Oda bir an karanlık, bir an aydınlıktır. Bu ikisinin arasında üçüncü bir durum yoktur. Oysa ruhla anlamak, güneşin doğu ufkundan doğmasına benzer. Anlayış güneşi, uzak ve belirsiz bir ufuktan ruha doğar. Böylece bir marifet sabahının beyaz ırmağı, bir tür hikmet ve irfan güneşinin doğuşu, bir dağın zirvesinin ardından algılayıp görme şeklinde sonsuz ve gizemli can vilayeti çölünde akar. Bir güneş gibi, bilinçsizlik, donukluk ve sessizlik buzullarının ve kar yığınlarının üstüne vurarak onları eritir, damlalar yavaş yavaş dere, dereler azar azar ırmak, ırmaklar da gitgide deniz olur ve insanı içten içe boğarlar. Bilinç güneşi; aşinalığın aydın sıcaklığı, bu gecenin içine ağır ağır, sürekli olarak giren bir "yarın" gibi, mart-nisan aylarında burunlara yayılan baharın gizli ve mütemadi kokusu gibi, cehaletin siyah yığınlarını, kışın buz tutmuş eteklerini ruh ülkesine süren ve eriten bu mevsim değişikliğinin başlangıcı var ama sonu yoktur. Bu dünyada, güneş daima doğuş halindedir; ilkbahar daima geçiş, gönül de daima anlayış halindedir...

Ali Şeriati (Çöle İniş (Hubut - Kevir), s. 374)

Aynı Kaynaktan Altı Çizili Satırlar