Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
220
Baskı Tarihi
1998
Yazılış Tarihi
1982
ISBN
975-437-042-7
Baskı Sayısı
7. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Hicret'in 15. asrına girdiğimiz şu yıllarda 'İslam bir inanç sistemi ve hayat nizamı olarak bütün dünyanın ilgisini çekmektedir. ''İslamın Bugünkü Meseleleri'' adıyla neşrettiğimiz eserde yazar, bu meseleyi sosyal ilimci gözüyle incelemişti. Bu kitapta ise, aynı metodla tasavvuf meselelerini ele almaktadır. Günümüzde tasavvuf Türk aydınının zihnini ne bakımlardan meşgul etmektedir? Çağımızın tarih, felsefe, sosyoloji-psikoloji bilgileri hesaba katıldığında, tasavvuf üzerinde nasıl bir değerlendirme yapılabilir? Tasavvufi düşüncenin geleceği ne olabilir? Tasavvufun İslam'daki yeri nedir?

Sûfilerin yolarının Kur’ân ve Sünnet’e dayandığını gösterme çabaları

Sufî doktrini ile şeriat, yahut ehl-i sünnet itikadı arasında birlik ve uygunluk sağlamak üzere gayret sarfeden önemli şahsiyetler arasında Tirmizî [ehl-i sünnet müslümanları arasında ilk defa filozof (hakîm) lâkabıyla anılan muhaddis-sûfî] Tüsterî ve Harrâz sayılır. Bu yaklaşmayı sağlamak için uğraşanların ulemâ tarafından değil de sûfîler tarafından çıkması dikkati çekmektedir. Sûfîlerin büyük çoğunluğa kendilerini kabul ettirme ihtiyacını şiddetle duydukları anlaşılıyor. Bunların çok defa ulemâ tarafından zındıklıkla suçlanması ve güç bir hayat yaşamaları hesaba katılırsa bu titizlik ve hassâsiyetin sebepleri daha iyi anlaşılır. Fakat muhakkak ki, sûfiliği sünnî müslümanlığa uyacak şekilde yorumlayan eserlerin en tesirlileri -Gazâlî istisnâ edilirse- meşhûr sûfîlerin kitaplarından ziyâde onlar hakkında yazılmış olan derleme eserlerdir. Bu kitapların bir kısmı kaybolmuş, fakat daha sonraki nakilleri sâyesinde kısmen bugüne intikal edebilmiştir. Bunlardan en sistemli olan ve en çok kaynak değeri taşıyanlar Ebû Nasr Serrâc’m Kıtâ-bü’l-Lumma’ fi’t-Tasavvufu ile Kuşeyrî’nin Risâle’sidir. Kuşeyrî’nin Türkçeye çeşitli tercümeleri vardır ve en son yeni harflerle de çıkmıştır. Serrâc’ın kitabı Nicholson tarafından neşredilmiş olup henüz hiçbir yabancı dilde tercümesi yoktur. Tipik bir örnek olarak ona kısaca bakalım: Serrâc’ın asıl maksadı sûfî yolunun Kur’ân ve Sünnet’e dayandığını göstermektir. Nitekim kitabın Hulefâ-yı Râşidîn’e ve temel ibâdetlerin âdâbına ayrılmış kısımları ona normal bir akaid ve ilmihal kitabı manzarasını vermektedir. Serrâc’a göre sûfî’nin normal Müslümandan yegâne farkı, dinî hayatın derûnî tarafına fazla önem vermesinden ibârettir. Bu noktadan hareketle, Kur’ân ve Sünnet’e çok aykırı görünen şathiyatı bile yine Kur’ân ve Sünnet’e uygun bir yoldan te’vile çalışıyor. Kendisi sünnî bir Müslümandır ve tasavvuftaki beka kavramını İslâm’daki tevhîd akidesi çerçevesinde izâha çalışır; hulûl’ü açıkça reddeder. Sûfîlik hakkında verdiği târifler sünnî Müslümanların kabul edebilecekleri şeylerdir. Sûfîlerin esas itibariyle Kur’ân ve hadîste Peygamber’in ahlâkıyla ilgili olan keyfiyet ve hissiyata nüfûz edip onları kendi nefslerinde bulmaya gayret ettiklerini söylüyor. Ona göre sûfîler fukaha ve ulemâ’nın zor anladıkları ilimlere de vakıftırlar ki, onlar bu bilgileri Kur’an ve hadisin zâhirde göze çarpmayan mânâsından çıkarırlar. Serrâc, en çok tartışma konusu olan vecd bahsinde ise tamâmen sünnî bir tavır takınıyor ve Kur’ân ve Sünnet’te yeri bulunmayan her türlü vecdin bâtıl olduğunu (naklen) bildiriyor. Yine aynı şekilde, vecdin ve diğere mistik hallerin başkasına nakli (ifâdesi) imkânsızdır; bunlar konuşmaktan ziyâde susmakla ifâde edilir. Bizim konumuz bakımından en önemlisi ise kitabın son kısmında tasavvufu yanlış anlayanların düştükleri hatâların belirtilmesidir. Serrâc burada sünnî Müslümanlığa uygun düşmeyen hususların tamâmen yanlış bir tasavvuf anlayışını temsil ettiğini söylüyor, ki bu noktalara ilerde tekrar döneceğiz. Bu ve benzeri eserleri (meselâ Kelâbâzî’nin Taarrufu ve Kuşeyrî Risâle’si) gözden geçirenler bunlarda Peygamberin hakikî tâkipçilerinin sûfîler olduğunu göstermek hususunda özel bir gayret görürler. Yine bu eserlerden açıkça anlaşılıyor ki yazarların endişesi sâdece kendilerini sünnî cemaate kabul ettirmek değil, aynı zamanda bizzat sûfî yolunu seçenler arasında meydana gelen kargaşalıkları ortadan kaldırmaktır. Nitekim zâhidlik yolunun sûfîliğe dönüşünde önemli köşebaşlarından biri olan Antakî, kendi zamanında sûfîlerin câhilliğinden şikâyet etmekte ve âlimlerin servet peşinde koşmaları yüzünden gençlerin tahsil ve terbiyeden mahrum kaldıklarını söylemektedir. Sûfîler arasındaki "dikişsiz" şathiyatın sebep olduğu kargaşalıklar ise bütün müelliflerin ortak şikâyetidir.

Türü
Şiir
Sayfa Sayısı
736
Baskı Tarihi
Ekim 2013
Yazılış Tarihi
1300
ISBN
978-605-08-1241-1
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Timaş
Editörü
Ayşe Tuba Ayman
Mütercimi
Nurseren Yurtman
Orijinal Adı
La Divina Commedia
Dünya edebiyatının temel metinlerinden biri olan İlahi Komedya, yedi yüz yıllık geçmişiyle birçok edebî esere ilham kaynağı olagelmiştir. Dante’nin hem yazarı hem de başkahramanı olduğu bu destansı anlatıda ölümden sonraki hayata yapılan yedi günlük bir yolculuk anlatılır. Dante, sırasıyla Cehennem, Araf ve Cennet’ten geçerek buralardan edindiği izlenimlerini okuyucuya lirik bir dille aktarır. Böylece Orta Çağ Batılı insanının zihnindeki “ahiret” algısı gözler önüne serilirken, ortaya tarihin en uzun şiirlerinden biri çıkmış olur.

İslamofobiyi besleyen gizli bir damar

Gelgelelim, İslam coğrafyasında da hiç sevilmeyen bir yazar oldu Dante. Bunun nedeni İlahi Komedya'nın İslam peygamberiyle ilişkisi açısından sorunlu bir eser olmasıydı. Muhtemelen yine bu nedenle Dante ve Komedya üzerine entelektüel çalışmalar neredeyse yok denecek kadar azdır ülkemizde. Hele Batı'daki Dante araştırmaları külliyatı düşünüldüğünde, bizde sözü bile edilemeyecek bir yoksunluk söz konusudur. Bu, duygusal ve bir yere kadar anlaşılır bir şey; ama her şeye rağmen Komedya'nın İslam'la ilişkisi boyutuyla da olsa, ele alıp incelenmesi gerekirdi ve hiç değilse yalnızca bu konunun temelleri üzerine akademik düzeyde çalışmalar yapılabilirdi. Hele bu eserin Batı kanonunda bulunduğu ve bunun temel eğitim düzeyindeki okullarda okutulduğu düşünülürse, bu durumun İslamofobiyi besleyen bir gizli damar olduğunu söylemek çok zor olmasa gerek. Tarihte böyle garipliklere rastlanır. Dostoyevski'nin o yüksek edebi gücünü yansıttığı eserlerine karşın ıslah olmaz Panslavistliği ve Osmanlı-Türk düşmanlığı buna benzer bir durumdur. Wagner'in müziğinin zengin kromatik yapısı ve tonal merkezleri hızla değiştiren olağanüstü müziksel yaratıcılığına karşın, ırkçılığı ve antisemitik düşünceleri, ayrıca kendi yaşamındaki ahlaki zaaflarının insanı şaşırtacak düzeyde süfli olması bir başka örnektir. Bütün bunlar Dante meselesi ile tam bir paralellik göstermese de, anlatmaya çalıştığımız, aşırı uçta iyi ve kötünün nasıl bir araya geldiği ve birlikte barınabildiğidir. (Bülent Coşkun'un önsözünden)

Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
220
Baskı Tarihi
1998
Yazılış Tarihi
1982
ISBN
975-437-042-7
Baskı Sayısı
7. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Hicret'in 15. asrına girdiğimiz şu yıllarda 'İslam bir inanç sistemi ve hayat nizamı olarak bütün dünyanın ilgisini çekmektedir. ''İslamın Bugünkü Meseleleri'' adıyla neşrettiğimiz eserde yazar, bu meseleyi sosyal ilimci gözüyle incelemişti. Bu kitapta ise, aynı metodla tasavvuf meselelerini ele almaktadır. Günümüzde tasavvuf Türk aydınının zihnini ne bakımlardan meşgul etmektedir? Çağımızın tarih, felsefe, sosyoloji-psikoloji bilgileri hesaba katıldığında, tasavvuf üzerinde nasıl bir değerlendirme yapılabilir? Tasavvufi düşüncenin geleceği ne olabilir? Tasavvufun İslam'daki yeri nedir?

İlm-i tasavvuf

(tasavvufun artık zühd safhasını çoktan aştığı, mistik doktrinlerin teşekkül etmeye başladığı) Bu safhada sûfî doktrininin meşrûiyet kazanabilmesi için uzun yıllar devam edecek olan yeni bir metodun ortaya çıkışına şâhit oluyoruz. İslâm cemaatının o zamana kadarki ortak özellikleri, yani insanları İslâm cemaatinin mensubu yapan şeyler Şeriat’in hükümlerinin câri olmasıydı. Bu hükümlerin dayanağı insanların vicdanı olmakla birlikte, insanları asıl birbirine bağlayan ve onlara cemaat şuûru veren şey bu vicdan halinin dış tezâhürlerinde görülen benzerliklerdir. Herkesin namaz kılması, oruç tutması, zekât vermesi, hukukî münâsebetlerinde Kur’ân ve Sünnet’den çıkarılmış kaidelere uyması ilh... cemaat şuûrunun başlıca dayanakları idi. Sûfîlerin bu alışılmış benzerlikleri değersiz kılacak, dolayısiyle onları ortadan kaldırabilecek bir tefsir yoluna gitmeye kalkmaları, cemaatin şiddetli tepkisiyle karşılaşacaktır. Nitekim öyle oldu ve sûfîler kendi doktrinlerinin İslâm’a uygunluğunu isbat etmek zorunda kaldılar. Bunun için herşeyden önce sûfî doktrininin açıkça vaz edilmesi gerekiyordu. İşte bugün bizim kaynak olarak kullandığımız klâsik tasavvuf kitapları böylece ortaya çıkmaya başladı. /../ Sûfîler fıkıhçıların yolunu beğenmiyorlardı, bunun için İslâm’ı asıl kendilerinin doğru anladığını ve uyguladığını iddia ederek "ilm-i tasavvuf" diye yeni bir ilim sâhası icâd ettiler.

Türü
Şiir
Sayfa Sayısı
736
Baskı Tarihi
Ekim 2013
Yazılış Tarihi
1300
ISBN
978-605-08-1241-1
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Timaş
Editörü
Ayşe Tuba Ayman
Mütercimi
Nurseren Yurtman
Orijinal Adı
La Divina Commedia
Dünya edebiyatının temel metinlerinden biri olan İlahi Komedya, yedi yüz yıllık geçmişiyle birçok edebî esere ilham kaynağı olagelmiştir. Dante’nin hem yazarı hem de başkahramanı olduğu bu destansı anlatıda ölümden sonraki hayata yapılan yedi günlük bir yolculuk anlatılır. Dante, sırasıyla Cehennem, Araf ve Cennet’ten geçerek buralardan edindiği izlenimlerini okuyucuya lirik bir dille aktarır. Böylece Orta Çağ Batılı insanının zihnindeki “ahiret” algısı gözler önüne serilirken, ortaya tarihin en uzun şiirlerinden biri çıkmış olur.

Komedi kelimesinin etimolojisi

Eski Yunanda edebi değeri yüksek şiirler "tragedya", edebi değeri düşük eserler ise "komedya" olarak adlandırılıyordu. Komedya türündeki eserlerde, avam, günlük hayata ilişkin konular ele alınırdı ve bu eserlerin en önemli özelliği mutlu sonla bitmeleriydi. "Komedya"nın etimolojik olarak köy şamatası anlamına gelen ve "kom" (köy) "odea" (ses) olarak iki sözcüğün birleşmesinden türediği sanılıyor. Bülent Coşkun

Türü
Şiir
Sayfa Sayısı
736
Baskı Tarihi
Ekim 2013
Yazılış Tarihi
1300
ISBN
978-605-08-1241-1
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Timaş
Editörü
Ayşe Tuba Ayman
Mütercimi
Nurseren Yurtman
Orijinal Adı
La Divina Commedia
Dünya edebiyatının temel metinlerinden biri olan İlahi Komedya, yedi yüz yıllık geçmişiyle birçok edebî esere ilham kaynağı olagelmiştir. Dante’nin hem yazarı hem de başkahramanı olduğu bu destansı anlatıda ölümden sonraki hayata yapılan yedi günlük bir yolculuk anlatılır. Dante, sırasıyla Cehennem, Araf ve Cennet’ten geçerek buralardan edindiği izlenimlerini okuyucuya lirik bir dille aktarır. Böylece Orta Çağ Batılı insanının zihnindeki “ahiret” algısı gözler önüne serilirken, ortaya tarihin en uzun şiirlerinden biri çıkmış olur.

İlahi Komedya hakkında

İlahi Komedya Batı Edebiyatı kanonunun temel yapı taşlarından birisidir. Taşıdığı bu öneme karşın, genel içeriği görece az, hatta çoğunlukla yanlış bilinir. Hakkında çok şey işitilen, ancak tam olarak neyi anlattığı az bilinen her ünlü eserde olduğu gibi, İlahi Komedya'nın neden bu kadar önemsendiği de kimilerince anlaşılmaz bir durumdur. Ortalama bir edebiyat okurunun gözünde İlahi Komedya Hristiyanlık ya da Hristiyan teolojisi hakkında yazılmış, daha çok dini bir eserdir. Marx'ın Kapital'i ya da Joyce'un Ulysess'i gibi, Dante'nin İlahi Komedyası da sahibinin ismiyle müsemma, adeta yazarıyla özdeşleşmiş eserler arasında sayılır. Eserin adının çağrıştırdığına bakarak, Dante'ye "Büyük Katolik Şair" denmesi yadırganmamalı. Oysa durum hiç de böyle değildir. Dante'nin "Büyük Katolik Şair" sıfatıyla anılır olması, Dante araştırmacısı G. B. Stone'dan öğrendiğimize göre, aslında bir modern zaman icadıdır. (Bülent Coşkun'un önsözünden)

Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
240
Baskı Tarihi
Ocak 2006
ISBN
975-352-015-8
Baskı Sayısı
8. Baskı
Yayın Evi
Pınar Yayınları
Mütercimi
Abdi Keskinsoy
Neden Altını Çizdim?
Seyyid Kutub'un bu tespitleri yapması enteresan.

İslam nesilleri arasındaki farkın sebebi

İşte bu nesil (ilk sahabe nesli), yalnızca tek bir kaynaktan (Kur'an'dan) beslendiği için, tarihteki o olağanüstü rolü oynayabilmişti. Peki daha sonra ne oldu? Kaynaklar birbirine karıştı. Onların peşinden gelen nesillerin beslenme kaynaklarına; eski Yunan felsefesi ve mantığı, İran mitolojisi ile bu mitolojiden kaynaklanan dünya görüşü, yahudi israiliyatı ile hristiyan ilahiyatı ve bunlara benzer eski kültür ve medeniyet kalıntıları karıştırıldı. Bu yabancı kültür ve medeniyet öğeleri fıkıh ve fıkıh usulüne olduğu gibi Kur'an tefsiri ile kelam ilmine de karıştırıldı. Geriden gelen nesillerin tümü, bu karışık ve bulanık kaynaktan beslenerek yetiştiler. İşte bu yüzden de o ilk neslin benzeri bir nesil bir daha teşekkül etmedi. O ilk nesil ile onların ardından gelen diğer nesiller arasında müşahede edilen büyük farklılığın asıl nedeninin, ana kaynakta görülen karışıklık ve bulanıklık olduğunda hiç şüphe yoktur.

Dünyanın Tüm Sabahları -1991 (Tous Les Matins Du Monde)

Eski bir Fransız özdeyişinden esinlenerek adlandırılmış, hem roman hem de bir film olarak oldukça başarılı ve eşine az rastlanır bir örnek olduğu da söylenebilecek yapıt, aynı zamanda günümüz Fransız edebiyatının en önemli yazarlarından Pascal Quignard´ın en popüler kitabıdır.17. yüzyıl Fransa´sında, karısını yitirdikten sonra çiftliğinde inzivaya çekilmiş olan besteci ve viyola sanatçısı Sainte-Colombe, iki güzel kızıyla birlikte yaşamaktadır. Sainte-Colombe, sanatta ün değil, şiiri arayan bir müzik dehasıdır. Bir bahar günü, Marin Marais adında utangaç ama muhteris bir genç adam çiftliğe gelir ve Sainte-Colombe´a öğrencisi olmak için yalvarır. Kralın sunduğu olanaklara ve üne sırt çeviren usta ile ün, para ve kolay yaşam peşinde koşan, sanatsal yaratının mistik derinliğini fark etmeyen öğrencisinin çelişen kişilikleri, bir çağın entelektüel yaşamına ışık tutarken, 'sanatçının kimliği ' sorunsalına da tanıklık ediyor. Sinema ve müziğin kesiştiği, kulağa ve göze hitap eden kareleriyle unutulmazlar arasına girmeyi hak eden, sanatın özüne ışık tutan müzik ve şiir dolu bir yapıt. Özelde müziğin, genelde ise sanatın kimin için yapılacağını tartışan, acı ile gölgenin yan yana geldiği, aynı zamanda gelmiş geçmiş en iyi ‘soundtrack’lerinden biri olarak değerlendirilen filmin müziklerini, öykünün ruhunu yansıtmak için Sainte-Colombe ve Karin Marias besteleri üzerine ayrıntılı bir çalışma yapan Jordi Savall yapıyor. 1992 yılında 7 dalda Cesar ödülü kazanan film hem sinema tutkunları hem de klasik müzik düşkünlerinin kaçırılmaması gereken bir görsel-işitsel şölen sunmakta. Kaynak: http://www.sinemalar.com/film/6394/dunyanin-tum-sabahlari

Sizi acılarınızdan dolayı kabul ediyorum.

“Müzik yapıyorsunuz bayım; ama müzisyen değilsiniz. Sizi acılarınızdan dolayı kabul ediyorum. Sanatınızdan dolayı değil.”
Dünyanın Tüm Sabahları -1991 (Tous Les Matins Du Monde)
Ah Müjgan Ah (1970)
Manav çırağı Hüsnü, mahallenin güzel kızı Müjgan’a aşıktır. İki fukara genç, huzurlu ve mutlu yaşayacakları sıcak bir yuvanın hayalini kurmaktadır. Müjgan, annesini rahat ettirmek, biraz para biriktirmek için bir işe girer. Hüsnü, bu durumdan rahatsız olur. Sebepsiz, garip bir endişe duyar. Bir terzihanede çalışmaya başlayan Müjgan, zengin bayanları gördükçe lüks yaşama imrenir. Üstelik işyeri sahibinin oğlu da Müjgan’a ilgi duymaktadır. Diğer yandan Müjgan’ın, zengin bir damat isteyen paragöz annesi kızının Hüsnü’yle evlenmesini istemez ve kızını Faruk’a verir. Kaynak: http://www.sinematurk.com/film/1506-ah-mujgan-ah/

Ah Müjgan Ah

Bugün Müjgan güzel bile değildi...
Ah Müjgan Ah (1970)
Avatar - Son Hava Bükücü (The Last Air Bender)
M. Night Shyamalan tarafından çekilen, 2010 yapımı Avatar: Son Havabükücü isimli çizgi serinin uyarlaması olarak tasarlanan üçlemenin ilk filmi'dir. Nickelodeon ve Paramount Pictures tarafından yapılmıştır. Aslında üçlemenin isminin serininki ile aynı olması planlanıyordu. Ama James Cameron'ın yönettiği 2009 yapımı, üç boyutlu bilim kurgu filmi Avatar la olan isim benzerliği sebebiyle Shayamalan, üçlemenin adından "Avatar" kelimesini çıkarmış ve üçlemenin adını da "Son Hava Bükücü" olarak değiştirmiştir.Senaryo yazımında serinin yaratıcıları Michael Dante DiMartino ve Bryan Konietzko Shyamalan'ı yalnız bırakmamışlar ve Senaryoyu birlikte hazırlamışlardır.Yaratıcıları seriyi senaryo'ya dönüştürürken ana karakter Aang'i geliştirip, daha aktif ve cesur bir karaktere dönüştürmüşlerdir. Orijinal seri'de üç sezon boyunca yaşanan olaylar toplamda dokuz ayda yaşanırken, üçleme'deyse üç yıl'da yaşanacak. Seriyle filmin arasındaki başka bir fark, Aang ve Iroh'nunkiler gibi isimlerin İngilizce yerine orijinal Asya fonetik okunuşlarıyla okunması.Bu filmi seriye göre daha gerçekçi kılıyor.Filmde serinin aksine ateş bükücülerin çoğu kendi ateşlerini yaratamaz, yalnızca Iroh,Zuko ve bazı ileri seviye ateş bükücüler kendi ateşlerini yaratabilmekte.Ve Avatarlar'ın aile kurmaları'nın imkansız olması Zuko ve Azula'nın Avatar Roku'nun torunları olmasını imkansızlaştırıyor.Filmde Roku Ruhlar dünyası'nda Aang'e (tıpkı dizide Zuko'ya rüyasında göründüğü gibi) Ejder formunda görünüyor. 2009 Mart'ında çekimlerine başlanan filmin oyuncuları ise çoğunlukla yeni yüzlerden oluşuyor. Üçleme olarak tasarlanan projeye Paramount Pictures 350 milyon dolarlık bir bütçe ayırdı. 2011'de ikinci ve 2012'de üçüncü filmin tamamlanması planlandı. Üçlemenin ilk filmi olarak düşünülen ilk film serinin ilk sezonunu kapsıyor.Film dört ayda 318 milyon dolar hasılat elde etmiştir.

Neden +1 olarak yaratıldın, bulmalısın

... General Iroh: -Gerçekte hiçbir şey kaybolmaz. Yue(Ay Ruhlu prenses): +Bunu yapmam mümkün mü? -Her birimiz dünyaya bir amaç için geliriz. Bu amaçları bulmalıyız.. +Benim dünyaya gelme sebebim de buydu. +Fedakarlık olmadan aşk olmaz...
Avatar - Son Hava Bükücü (The Last Air Bender)
Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
240
Baskı Tarihi
Ocak 2006
ISBN
975-352-015-8
Baskı Sayısı
8. Baskı
Yayın Evi
Pınar Yayınları
Mütercimi
Abdi Keskinsoy

İlk sahabe nesli

Bu neslin (ilk sahabe neslinin) beslendiği ilk kaynak yalnızca Kur'an'dı. Hz.Peygamber'in fiili ve kavli sünneti, bu kaynağın yalnızca hayata geçirilmiş biçiminden ibaretti. Nitekim Hz.Aişe'ye, Hz.Peygamberin ahlâkı sorulduğunda; 'Onun ahlâkı Kur'an'dı' karşılığını vermiştir. Bu duruma binaen söz konusu o ilk neslin beslenmelerinin, yetişme ve davranışlarının yegane kaynağı Kur'an'dı. Böyle olmasının nedeni, o günün insanlarının kültürsüz, bilimsel gelişmelerden uzak olmaları, yazılı kitaplara sahip olmamaları değildir. Kesinlikle gerçek neden bu değildir. Zira günümüz Batı dünyasının yaşam tarzına bile bazen direkt, bazen de dolaylı olarak yön veren Roma medeniyeti ile bu medeniyeti oluşturan kültür, kitaplar ve yasalar, o dönemde de vardı. Yine o dönemde eski Yunan medeniyetinin kalıntıları, bu medeniyetin mantığı, felsefesi ve sanatı da mevcuttu. Öyle ki bunlar günümüzde dahi Batı düşüncesinin kaynağı olma vasfını sürdürmektedir. Bunların yanısıra eski İran medeniyeti, onun sanatı, şiiri, mitolojisi, inanç sistemi, yönetim biçimi ve hikmet manzumeleri de bulunmaktaydı. Yahudilik ve hristiyanlık Arab Yarımadasının kalbinde yaşarken, eski Roma ve İran medeniyetleri Arab Yarımadasını kuzeyden ve güneyden kuşatmışlardı. O halde o nesli, teşekkül devrinde yalnızca Allah'ın Kitabından beslenmeye sevkeden unsur, dünya çapında bir medeniyet ve kültürden yoksun olmaları değildi. Onların bu şekilde davranmaları, bilerek verilmiş bir kararın ve muayyen bir gayeyi hedeflemiş bir metodun neticesiydi. Bu durumun, şuurlu bir karar neticesi olduğunu şu hâdise açık bir biçimde göstermektedir: Hz.Ömer'in elinde Tevrat'tan bir sayfa gören Hz.Peygamber, öfkelenerek şöyle buyurur: Allah'a yemin ederim ki eğer Musa aranızda yaşıyor olsaydı, bana ittiba etmekten başkası onun için caiz olmazdı. Hz.Peygamber'in böyle davranmasının nedeni, söz-konusu nesli, ilk teşekkül devrinde yalnızca Kur'an'dan beslenmeye sevketmek gayesine matuftu. Zira o neslin vicdanları teşekkül devrinde ancak bu şekilde sadece Kur'an'a yönelebilir ve yalnızca onun gösterdiği istikamette yürümeleri sağlanabilirdi. Hz.Peygamber'in, Hz.Ömer'e kızmasının nedeni, onu [Kur'an'ın dışında] başka bir kaynaktan beslenmeye çalışırken görmesidir. Hz.Peygamber; kalbi, aklı, şuuru, bakış açısı ve oluşumu, Kur'an'da tezahür eden ilahî metodun haricinde olan her çeşit etkiden arındırılmış bir nesil teşekkül ettirmeyi arzuluyordu.