Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Şiire Dair Bir Konuşma
(Yeni Mecmua, 30 Mayıs 1942)
Konuşuyorduk. Sordu:
- Ya şiir?
Cevap verdim:
- Bizde çok şâir ve az şiir var.
- Bu şâir bolluğu ve şiir kıtlığı nereden geliyor?
- Şiiri az anlayanların çokluğundan.
- Okuyanlar arasında mı, yazanlar arasında mı?
- İkisi birbirine bağlı. Şiirimizin hem edası, hem de muhtevası kısırlaşıyor. Tersinden bakalım: Eda ne kadar fakir! Dasdaracık bir folklor kalıbı ve daha beteri ahenk,
vezin, kafiye gibi şekil disiplinlerine dilini çıkaran bir şımarık çocuk serkeşliği.
- Neden bu?
- Muhteva kısır. Şâir sanıyor ki, şiir yalnız kendi ruhundaki ürperişlerin ifadesidir. Bu su kabarcıklarını dalga sanıyor. Minicik aşklar, hüzünler...
- Bu hislerin şiddetleri mi kifayetsiz?
- Şiddet burada kemiyet kadar keyfiyet de ifade eder. Bunlar mağlûp adam iniltileri... Biz şiiri kalbimizdeki hezimetlerin şarkıları sanıyoruz. Her mısraın altında
bir keder ve şikâyet.
- Şiirimiz neş'eyi mi terennüm etmeliydi?
- Bu da acılığı kadar berbat bir şey olurdu. Şiir ne galibin, ne mağlûbun, şiir kahramanın sesidir.
- Kahraman?
- Sokak mânâsiyle kahraman değil. Bayrak, bando, mızıka, şakşak kahramanı değil. İçine, varlığın ve topluluğun büyük sıkıntılarını çekerek yüreğinde öğüten ve şiirin temiz kanı haline getiren ruh ve seciye kahramanı! Büyük kuşlar yenecek dalga, yok kasırga arar.
Şâir bu büyük kuştur.
- Kartaldır.
- Evet, bir isim koymak şartsa öyle bir şey. Fakat serçe değil!
- Genç şiirimiz bir serçe cıvıltısı mıdır?
- Bütün genç şiirimiz değil. Fakat birçoklarına serçe cıvıltısı bile denemez. Serçe, ilkbahar sevincinden de belli ki, mini minnacık bir kahramandır. Mevsimin zaferiyle
sarhoş, kendinden emin ve mesafelere hâkim, kendi çapında bir mücahit... Ve ağlamıyor.
- O halde sinek vızıltısına iniyoruz.
- Mukayesede ısrar etmeyelim. Teşbih aldatır. Şâir ruhu, varlığı bütün meseleleriyle kavrayandır. Şöyle de diyebiliriz: Şâir, ruhu filozof, ifadesi şiir adamdır. Bu şiir felsefeden bahsetmeğe mezun olmaksızın onun varlığı ve topluluğu kavrayış örgüsünü taşır.
- Şiirin dünyası mutlaka metafizik dünyası mıdır?
- Şiir fizikle metafizik arasında istediği gibi gidip gelebilir; fakat kanatlarının enerjisi, onu bu iki kutba da eriştirecek kudrette olmalıdır. Varıp varmamış, olmasının ehemmiyeti ikinci plânda gelir.
- Öyle ise şiirden zekâ istiyorsunuz.
- Hayır, varlığı kavrayan ruh istiyorum. Şâir zekâsiyle değil ruhuyla düşünür. Zekâ onu tekniğe kavuşturan vasıtadır.
- Şiirde mânâ şart mıdır?
- Gençler mânânın şiire düşman olduğunu öğrenmişler. Şiir mânânın tâ kendisidir. Eğer şiir adını kaybetseydi, ona tereddüt etmeden mânâ diyebilirdiniz. Fakat lügat mânâsı değil.
- Başka mânâ var mıdır?
- Yok mudur? Bakışların mânâsı, duruşların mânâsı, nefeslerin mânâsı... Bunları lûgatta bulabilir misiniz? Şiirin de ruhumuzun tâ içine bakışından gelen kendine has bir mânâlılığı vardır. Bazan bu, lügat mânâlarıyla da karışabilir, -şiirde yasak yoktur- fakat orada kalamaz.
- Şiir büyük bir kültür ister mi?
- Kültür, seziş, düşünce, görgü, deneme, ruhu şişiren, büyüten, harekete ve varlıkla temasa getiren her şey, ruha ait her faaliyet çeşidi... Şiir bunların topuna birden muhtaç...
- Büyük dâva.
- O kadar büyük ki, onun yanında şâirlerimizin çoğu bücür ve şiirlerimizin çoğu kısır kalıyor. Şâir bolluğu ve şiir kıtlığı da bundan. Şiir, fakat. "Şiir!"
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Şiir
"O gül-endâm bir al şala bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün"
Beytini gözlerini süzerek okuyanların ne kadar çok olduğunu biliriz. Bu mısrâların fonolojik değeri bellidir. "Endâm" kelimesinde ikinci hecenin uzatılması boyun uzunluğu hayâlini sesle desteklediği gibi "şal" hecesinin uzatılması da sürünme hayâlini kuvvetlendirmektedir. Şalın ardından gönlün sürünmesi hayâli de nesirle ifadesi imkânsız olmayan bir nazım unsurudur. Bunlar, kendi kendine yettiği için yabancı ifade şekillerinden hiç bir ödünç almağa muhtaç olmayan gerçek şiirin sınırlarından dışarı çıkarılınca, ortada "bürünsün" ve "sürünsün" rediflerinden başka bir şey kalmaz. Aruzcuların hatâsı fonolojik değerin şiire yabancı olduğunu kabul etmemeleri ve aruzcu olsun, hececi olsun, şiiri, bugünkü dünyanın terkettiği mânâda anlayanların hatâsı da, şiirle nesir arasındaki farkı ifade şeklinden ve teknikten ibaret görmeleridir. Bazı genç sairlerimiz de, halk deyişi ve folklor tarzında beylik ve laubali edanın zengin bir ifade değeri taşıdığı vehmi içindedirler. Bunlar, basma kalıbın en iptidaî şekilleriyle büyülenmişlerdir. Birçok genç şâirlerimizin, gerçek şiir için büyük bir hazine sayılabilecek iç dolgunluğu, edebî kültürlerinin yetersizliği ve şiir telâkkilerinin şaşılacak derecede geriliği yüzünden, küçük, yavan ve babayani manzumelerinin sevimli, fakat bayağı eda ve muhtevaları içinde ziyan olup gitmektedir.
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Şiir Ne Değildir?
Şiirin doktorluk kadar bir ihtisas haysiyeti olduğunu kabul etmeyenlere, şiirin doktorluk kadar güç bir iş olduğunu anlatmak güçtür. Zamanımızın şâir bolluğu ve şiir azlığı bu zorluktan ileri geliyor. Bütün elde edilmek şansı bir doğuş kabiliyetine irca edilen şiir üstünde herkesin bir hak iddia etmemesine şaşılabilir: Çünkü doğuşta kim şâir değildir? Şiddetli bedbin hassasiyetinin ilk canlı ifadesini çığlıklar ve gözyaşları ile vermemiş hangi çocuk vardır? Eğer şiir, doğarken kopardığımız bu çığlıkların büyüdükten sonra manzum ifadesi demekse kafiye bulabilen herkes şâirdir. Halk şiiri, güzel iptidaîliği içinde bunu çok kereler isbat etmemiş midir? Aynı iptidaîliğin güzelliği kadar, kolaylığı ve basitliği de hâlâ şâirlerimizi folklor nev'inden şiirler yazmaya teşvik ediyor. Artık şunu açık konuşalım: Şiir bu değildir.
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Hariçten Gazel
Eskiden çalgılı meyhanelerin duvarlarında coşkun müşterilere hitap eden levhalar vardı, ve üstünde meslek ve disiplin şuuruna dâvet eden şu sert ihtar görünürdü: "Hariçten gazel okumak memnudur."
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Macera Romanı
Macera romanı hırsızı, aşk romanı zina işleyen kadını terennüm etmektedir. Daima arzuyu vazifeye karşı himaye ediyor ve müesseseye karşı nizamsızlığın yanında cephe alıyor. Ruh zayıflığını teşvik ediyor. Kahramanlarının iyiliğe de, fenalığa da mecali yoktur. Hepsi tesadüflerin oyuncağıdırlar. Hiç bir kanun ve nizam tanımayan bu mahlûklar hep insiyakların ve ihtirasların emrinde görünüyorlar.
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Roman Tekniği
Umumî mânâsile romanın temeli hayattır. İyi roman, içinde, ağaç, insan, hâdise, her şey, canlı ve doğru, sade ve tabiî olan romandır. İyi bir romancı, daima hayata bakan, kendi hayalhanesinin eciş bücüş, sakat ve sun'î gölgelerini hakikî insan tipleri yerine koymıyan, görmesini, sezmesini ve anlamasını bilen adamdır. Bu, işin mevzu tarafıdır. Teknik tarafında, görmek, sezmek ve anlamak şarttır; fakat kâfi değildir, vücutça Hercule gibi kuvvetli bir adam tasarlayınız ki orta bir pehlivana yenilir, çünkü pehlivanlık tekniğinde kuvvetli olmak şarttır; fakat kâfi değildir; bir şeyler bilmek daha lâzımdır.
Eğer hayattaki hâdiselerin kendi sıralarını, kendi nizamını olduğu gibi yazmağa kalkarsak, roman hayata benzediği halde ölü olur; nitekim o Hercule gibi kuvvetli adamda adalelerindeki kuvveti en tabiî ve insiyaki bir akışla harcıyarak düşmanile güreşecek olursa kuvvetten düşer ve yenilir. Demek ki evvelâ mevzuumuz olan hayat vak'alarını tabiî sırasile yazmakta ısrar etmiyeceğiz. İcap ederse bazı vak'aları feda edip hiç yazmıyacağız; onları az lüzumlu ve fazla addeceğiz; hadiselerin kronolojik sırasını değiştireceğiz, yani vuku tarihleri itîbarile tesellsül etmelerini itibara almıyacağız. Demek evvelâ bir "tercih", sonra da bir "takdim ve tehir" yapacağız. Fakat bazı hayat vak'aları vardır ki tabiî sıraları, roman tekniğine de uygun gelir. Bunları küçük bir tadil ile, hatta olduğu gibi almak mümkündür. Yalnız bunların çok nadir olduklarını unutmıyalım.
Neden hayatın kendi tertibi kronolojik nizamile, romanın tertibi ve nizamı ayrılıyor? Çünkü ne kadar mufassal olursa olsun, en büyük bir roman bile bir hulâsadır. Bir insanın değil, bir karıncanın bile bütün hayatını her anına varıncaya kadar yazmak lâzımgelse yüz cilt yetişmez. Bir hayatı hulâsa etmek için kendi terkibinden ayrı yeni bir terkibe sokmak lâzım geliyor.
Romanı yazmadan evvel bir plân yapacağız. Bu plân, birkaç insan hayatının ve mukadderatının birleştikleri, başlı başına bir vak'a teşkil ettikleri noktanın etrafında kurulur. Yani bahsettiğimiz serserile o kadın arasındaki münasebet, romanın sıklet merkezidir. Bu merkezden uzaklaştıkça teknik zayıflamağa başlar.
Mevzua en canlı ve en kısa yoldan gireceğiz. Meselâ açlıktan kurtulmak için iş arayan kahramanımızın o kadına tesadüf edinciye kadar geçirdiği heyecan safhalarının veciz bir hikâyesile romana başlarız.
Romanda her zaman müşahhastan mücerrede doğru gitmek lâzımdır. Yani evvelâ hayat ve hareket, sonra muhavere, daha sonra tasvir, en sonra tahlil ve izah... Böylece, romanın her safhası, her küçük parçası, hayattan mefhuma doğru derece derece yükselmelidir. En büyük hata,
mefhumdan hayata, mücerretten müşahhasa doğru gitmektir.
Kültür Ve Teknik
"Teknik, ilimlerin tatbikatı demektir. Ancak gayesi değil, sadece tatbikatı, zira biliyorsunuz ki ilmin gayesi hakikatı tanıtmaktır. İlim hareketi, tanımak aşkının tatminidir. Teknik istenmeyen bir netice, bir meyve, bir mükafat gibidir. Biz onunla arzdan en iyi şekilde faydalanıyoruz."
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Roman
Romandan Ne Anlarız?
Eski nesillerle yeniler arasındaki bu fark, dünkü romanla bugünkü roman arasında da var.
Düne kadar "roman" sözünden ne anlıyorduk?
Zannederim ki şuna yakın bir şey:
Ayrı ayrı seciyeleri haiz birkaç insan.
Bunlar arasında, ya büyük hırsların ve şiddetli meyillerin çarpışması ile yahut geçici birçok hevesler ve imâlar tesiri ile cereyan etmiş, az veya çok hakikî bir vak'a.
Sonra bu vak'aya mekân olan yerler. Ev veya sokak, bahçe veya kır. Rengârenk tasvirler!
Sonra kahramanların geçirdikleri ruhî değişmeler: Tahayyüller, tasvirler, ümitler, tereddütler, kararlar, şuurun sıcak balmumuna mühürlerini basan ve hafızada birçok donuk kabartma halinde kalan mazinin izleri, hatıralar ve birkaç mülâhazayla karışık türlü türlü hisler, heyecanlar, filân.
Ve nihayet bütün bu "tip", "dekor", "hareket", Vak'a", "entrika", "tahlil ve tasvir" unsurlarının mükemmel ve musanna bir terkibi ki, buna da tahkiye deniyordu. Eğer bu insanlar ve ika kudretini haiz oldukları bu v'ak'alar, bizim kendi tecrübelerimizle pek zıt olmayan bir tahakkuk ihtimali ile hayatı aksettiriyorlar ve bizi kolayca inandırıyorlarsa bunlara hakikî (realist) roman diyorduk; yok, imkân âleminin pek fazla dışarısına çıkarak, şeniyetleri tarif derecesinde mübalâğa edecek kadar hayalî bir taklitle hayatı aksettiriyorlarsa romantik hayalî roman olduklarına hükmediyorduk.
Ve az çok hepimiz, bir roman tenkidi yapmak istediğimiz vakit vak'asının hayata mutabakatını, kahramanlarının seciyelerinde psikolojik seyrin doğruluğunu, tahlildeki nüfuzu ve tasvirdeki bekâreti, nihayet roman tahkiyesinin terkibindeki isabeti araştırıyorduk.
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Nesirde Konuşur Gibilik
Türk Düşüncesi, 1 Temmuz 1954
Bir edebiyat soysuzlaşmaya yüz tuttuğu zaman ona birtakım belâ-fikirler musallat olur. Genç Kalemler'den beri Türk şiirine, bilhassa Türk nesrine dadanan sırnaşık fikirlerden biri de, gitgide bir engel inanç halini alan şu yanlış ilkedir. Yazı dili konuşma diline yaklaştığı nisbette gelişir.
Genç Kalemciler ve ondan sonraki Türkçülük ve sadelik hareketleri, Osmanlıca'nın Türkçeleşmesi imkânlarını yazı dilinin halk ve konuşma diline yaklaşmasında aramışlar, dile ve edebiyata ait iki ayrı hâdiseyi birbirine karıştırmışlardır. Bir dilin yabancı sözlerden temizlenmesi halk diline dönmekle mümkün olamaz. Çünkü umumiyetle konuşma dili, insanla tabiat ve eşya arasındaki : maddî ve kaba münasebet çerçevesi içinde kalır. Bu, günlük ve amelî hayatın dilidir. Edebî veya ilmî yazı dilindeki birçok mücerred (soyut) kavramlar halk ve konuşma dilinde yoktur. Meselâ "hâdise, alâka, münasebet, müşahhas, mücerret, tekâmül, inkılâp..." gibi daha binlerce söz konuşma veya halk dilinde olmadığı için bunlara "olay, ilgi, somut, soyut, evrim, devrim..." gibi türetme yoluyla elde edilmiş yeni karşılıklar aranmıştır. Böyle yine halk dilinden ayrı bir ilim argosu kurulmak yoluna gidilmektedir. Halk için bir "somut" kelimesi bir "müşahhas"tan daha az yabancı değildir. Çünkü halk zekâsı ikisinin de mânâsını kavrayacak seviyeden mahrumdur.
Türkiye'de yarım yüzyıldan beri gelişen "halka doğru" akımı, halka doğru gitmenin seviyesizliğe, dil ve düşünce fakirliğine, yavanlığa ve âdiliğe doğru gitmek olduğunu anlayamadı. Bütün medenî diler ortak dilden uzman diline doğru, konuşma dilinde olmayan yeni terimlerle alabildiğine zenginleşirken, son yarım yüzyılın Türkçe'si ve bilhassa yazı dili ortak dilin fakir söz hazinesi içinde kalmaya doğru yöneldi.
Zamanında köylünün üç yüz kelime ile konuştuğu, Shakespeare'in eserlerinde otuz bin kelime sayılmıştır. Dünyanın herhangi bir yazarı halk dilinin dar söz hazinesi içinde kalmaya razı olsaydı edebiyat tarihi çocukça düşünce ve heyecanların iptidaî ifade tarihinden ibaret kalacaktı. Dünyaca tanınmış yazarların hepsi, halk dilini aştıkları ve günlük ifade imkânlarına yeni imkânlar katan nüansları dile getirmeğe muvaffak oldukları nisbette şöhret ve otorite kazanmışlardır.
Yarım yüzyıldan beri şiirimize ve nesrimize musallat olan konuşur gibilik son yıllarda bir salgın halindedir. En ciddî yazılara bir dedikodu, sohbet ve yârenlik üslûbu da-danmıştır. Âdiliğin bu derecesine Batının kaba mizah ve eğlence gazetelerinde bile rastlamak mümkün değildir. Edebiyat öğretmen ve profesörleri, lise ve üniversite gençliğinin söz hazinesindeki darlık ve fukaralıktan yanıp yakınmaktadır. Türkçe'deki birçok Arapça ve Farsça sözlerin mânâsını anlamayan bu nesil, Türkçe'si olmayan bu soyut kavramlardan mahrum, günlük dilin kaba ve mahdut vokabüleri içinde bütün düşüncelerini ve ruh hallerini ifade etmek zorunda kaldıkları için amatör san'at sahi-felerinde ve dergilerde görülen o lâubali ve yavan üslûp alıp yürüyor. Edebî ortaklık seviyesi o kadar düşüyor ki, ben bile meram anlatabilmek için arada bir tiksindiğim beylik halk deyimlerine, hattâ külhanbeyi argosuna başvurmak zorunda kalıyorum.
İfade edilen fikrin veya ruh halinin kendine has değerinin dışında, iyi bir nesrin vasıflarını tâyin etmek lâzım gelirse, mümkün olduğu kadar az hatâya düşmek şansı içinde, şu prensipler ileriye sürülebilir:
1. Tekrarlardan (fazla kelime ve cümlelerden) kaçınmak, (ne bir kelime eksik, ne bir kelime fazla) sağlam bir ifadenin ana prensibidir.
2.Halk tâbirlerinden, atasözlerinden, beylik ifade şekillerinden, basmakalıp üslûbdan kaçmak.
3.Âdilikten kaçarken yapmacığa düşmemek.
4.Kuvveti kendi kendine yeten bir düşünceyi veya ruh hâlini imajlarla (teşbih, istiâre vesâir edebî san'atlarla) desteklemekten kaçınmak.
5.Mânâyı en sâde şekline ircâ ederken basitliğe düşmemek.
6.Yazının inceliklerini anlaşılır olmasına feda etmemek.
7.Basit mânâyı karışık ve karışık mânâyı basit şekilde ifade etmekten kaçınmak.
8.Mânâya en uygun kelimeyi bulmak.
9.Kelimelerin sesleriyle mânâları arasındaki münasebeti gözden kaçırmamak.
10.Fakat mânâ inceliklerini âhenge feda etmemek.
11.Bir cümle yapısiyle o cümleyi yüksek sesle okuyanın teneffüs ritmi arasındaki münasebeti gözden kaçırmamak (içimizden okuduğumuz yazılarda da bu münasebetin değeri aynıdır.)
12.Fakat mânâya ait derinlikleri bu münasebete feda etmemek.
Bu prensiplerden bâzıları onlardan daha üstün değerlere feda edilebilir. Yazının şahsîliğini ve orijinalliğini vücuda getiren de, her muharririn kendine has bir değer sistemine sahip olmasıdır.
20. Asır Avrupa ve Biz
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
0
Baskı Sayısı
0. Baskı
20. Asır Avrupa ve Biz
Yirminci Asrın Manası
"Tercüme ancak başka milletlerin düşüncesiyle temasın olgunlaştırdığı bir milli düşünce, bir Türk düşüncesi cevherinin fışkırışına yardım ettiği nisbette faydalı ve lüzumludur. Bizde ise tercüme, uzun asırlardan beri, evvela Doğu'ya, sonra Batı'ya maymunca bir hayranlığın kaynağı olmaktan ileri gidememiştir."