Türü
Hatırat
Sayfa Sayısı
393
Baskı Tarihi
Kasım 2007
Yazılış Tarihi
1992
ISBN
9944-125-03-2
Baskı Sayısı
3. Baskı
Basım Yeri
İzmir
Editörü
Şeref Yılmaz
Yazan: AHMED ŞAHİN
Yazı Kaynağı: Zaman Gazetesi, Ailem Eki, Sayı: 228
Çileli bir devrin hikayesini Ali Ulvi Kurucu merhumun hatıralarından okumak büyük bir şans. Hayatını tamamen ilme adamış yüksek bir kâmet olan merhum Kurucu, hatıralarıyla da irşad vazifesini yerine getiriyor.
Derviş, Hazır Askerdir
Zeynelabidin Efendi'nin tasavvuftan ve dervişlikten ne anladığını, Medine'de Saatçi Osman Efendi şöyle anlatmıştı:
"Zeynelabidin Efendi'ye Medine'de sorulmuş ve: Efendi Hazretleri tasavvufu ve dervişliği en kısa olarak nasıl tarif edersiniz, denilmişti. Kendisinin bu suale verdiği şu cevabın, yıllardır tesiri altında bulunmaktayım:
"Derviş, hazır askerdir!"
"Böyle bir tarif, tasavvuf tarihinde görülmemiştir. Bu tarif beni kendimden geçirmiş, mest etmiştir... Bu tarife göre mücahidler hep derviştir ve dervişlerin de hep mücahid olmaları lâzımdır. Derviş, kendi nefsini terbiye edip İslâm'ı yaşadığı gibi, ümmet-i Muhammediye'yi de yaşatıp kurtarmakla vazifelidir...
Sahabe-i Kiram, en büyük dervişlerdir. Çünkü İslâm'ı hem yaşamış, hem yaşatmaya çalışmış ve daima hazır birer asker olarak cihad etmişlerdir."
Türü
Roman
Sayfa Sayısı
0
Baskı Sayısı
0. Baskı
Anna Karenina Lev Tolstoy tarafından yazılmış bir romandır. 1873-1877 yılları arasında bölümler halinde basılmıştır. 125 farklı yazarın belirlediği bir listede zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman olarak görülmüştür.
Konu:
Romanın başlangıç cümlesi:
“ Happy families are all alike; every unhappy family is unhappy in its own way.
(Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.)
”
Ölüm
Her şeyin kaçınılmaz sonucu olan ölüm, ilk defa karşı konulmaz gücüyle gözlerinin önünde canlandı. Hemen şuracıkta, yanı başında, yarı uyur, yarı uyanık inleyen ve alışkanlıkla, hiç farketmeden bazen Tanrı'yı, bazen şeytanı çağıran bu sevgili varlıktaki ölüm, hiç de eskiden kendine göründüğü kadar uzak değildi artık. Ölüm, aynı zamanda kendi içindeydi; bunu hissediyordu. Şimdi değilse yarın, yarın değilse otuz yıl sonra onunla karşılaşmayacak mıydı? Zamanın ne önemi vardı ki! Bu kaçınılmaz ölüm de neydi; bunun üzerinde hiçbir zaman düşünmemişti ve düşünmekten korkuyordu.
''Çalışıyorum, bir şeyler yapmak istiyor, çalışıp çabalıyorum, oysa günün birinde ölümün geleceğini ve her şeyin biteceğini tamamen unutmuşum.''
Levin karanlıkta, karyolasının üzerinde çömelmiş, kollarını dizlerini dolamıştı. Gelgelelim derin derin düşündükçe ölüm gerçeğinden de şüphe edemeyeceğini daha iyi anlıyordu. Gerçekten de bunu unutmuş, hayatttaki en küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmıştı; günün birinden ölümün çıkagelip her şeye nihai bir son vereceğini; şu halde, herhangi bir işe başlamanın ne değeri vardı? Çaresi de yoktu. Evet; bu korkunç bir şeydi, ama böyleydi.
Umutsuzlukla kendi kendine, ''Evet, ama hala yaşıyorum, şimdi ben ne yapayım, ne yapmalıyım?'' diye söylendi, mumu yaktı, yavaşça kalktı, aynaya doğru gitti, yüzünü ve saçlarını incelemeye koyuldu. Evet, şakaklarında aklar vardı. Ağzını açtı; dişleri çürümeye başlamıştı. Pazularını sıvadı. Gücü yerindeydi, ama şimdi hasta olan Nikolay'ın da bir zamanlar sağlam bir vücudu vardı. Birdenbire, çocukken nasıl birlikte yattıklarını ve birbirlerine yastık atmak ve katılarak gülmek için Fiyodor Bogdaniç'in kapıdan çıkmasını beklediklerini hatırladı. Öylesine güzeldi ki, köpürüp taşan neşesini Fiyodor Bogdaniç'in korkusu bile durduramazdı. '' Şimdi ise bu çökmüş bomboş göğüs... Ve, ne olacağımı bilmeyen ben...''
Kardeşinin öksürüğüyle kendine geldi.
''Hay kör şeytan! Kuzum sen ne dolaşıp duruyorsun, niye uyumuyorsun?''
''Bilmem, uykum kaçtı işte.''
''Ben iyi uyudum. Şimdi artık terlemiyorum da... Bak, yokla gömleğimi; terlememişim, değil mi?
Levin, kardeşinin gömleğini yokladı, paravanın dışına çıktı, mumu söndürdü, ama uzun bir süre daha uyuyamadı. Tam, nasıl yaşaması gerektiği sorununu biraz olsun çözümlediği bir sırada, karşısına çözümlenmesi imkansız, yeni bir sorun, ölüm sorunu çıkmıştı.
''İşte, ölüyor. Baharda ölecek; ona nasıl yardım etmeli? Ona ne söyleyebilirim ki? Bu konuda hiçbir şey bilmiyordum. Ölümün varlığını bile unutmuşum.''
Batılılaşma eşittir laiklik!
"Laiklik" uzun süre modernleşmenin ve batlılaşmanın gerekçesi olarak gösterilmiştir. Fakat Türkiye'nin modernleşmesi geniş ölçüde "laiklik" saplantısı olanlar tarfından değil, muhafazakarlar ve dindarlar tarafından gerçekleştirilmiştir ve öyle anlaşılıyor ki, gelecekte de onlar tarafından gerçekleştirilmeye devam edilecektir.Bu yüzden bazılarının "bize laiklik lazım, gelişme de modernleşme de istemeyiz"demelerine hiç şaşırmamak lazımdır! Laikliği demokrasinin gerekçesi olarak gösteren kesimlerin iş zora çattığında " bize laiklik lazım, demokrasi olmasa da olur" dediklerini de unutmayalım.
Türü
Şiir
Sayfa Sayısı
528
Baskı Tarihi
şubat 2008
ISBN
978-975-01295-2-0
Baskı Sayısı
0. Baskı
Basım Yeri
Ankara
Neden Altını Çizdim?
kafadengi programında ceylan önkol'un ölümü hadisesi ile ilgili konuşurlarken sırrı süreyya önder akif'in bu şiirini okumuş.arkadaşlar sağolsunlar facebook'da paylaşınca dikkatimi çekti.bu şiir yüzünden daha önceden safahatı okumama rağmen tekrar okumaya başladım .
Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu
Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in
Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!
Yetîmi, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!
Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!
Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
Ömer Halîfe iken başka kim çıkar mes'ûl?
Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
Türü
Hatırat
Sayfa Sayısı
0
Baskı Tarihi
2007
ISBN
9755800301
Baskı Sayısı
0. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Editörü
Ömer Faruk Lermioğlu
Neden Altını Çizdim?
Türkiye'yi kim kurtardı? Milli Mücadele'yi kim verdi? Cumhuriyeti kim kurdu? sorularına verilen standart cevapları sorgulamamızı gerektiriyor.
Kadirbeyoğlu Zeki Bey'in Mustafa Kemal'e ihtarı
[Mustafa Kemal kongreye asker üniforması ve fehri yaver-i şehriyari sırma kordonuyla gelince] Paşa! Evvelâ üniforma ve kordonunu sırtından çıkar, ondan sonra kürsüye gel! Ta ki millî kuvvet askerî tahakküm şekline girmesin.
...
Yalnız bizim bir düşüncemiz vardır... O da bu milli hareketi askerî olmayan bir kuvvetle idare ederek başa çıkarmaktır. Tarih önümüzde çok canlı bir misaldir. Askerin yapacağı herhangi bir inkılab, ihtilal neticesi tasallut ve diktatörlükle hitam bulur... Asıl maksad, inkılabı halkın vücuda getirmesi, halkın başarmasıdır... Bizim gaye ve maksadımız bu işe asker parmağı karıştırmamak, kongrede verilecek mukarrerât üzerinde milli teşkilat ile halk kudret ve kuvvetinden vücûdu ile mevcudiyet-i milliye vücuda getirmektir.
sırlar..
İltifatlar içinde hakikate en yakın duranlar belki de aynı zamanda bir itiraf olanlarından ziyade, sır olarak verilenleridir.İkisi arasındaki fark açık: İtiraf,kamuya yönelik olabilir [Kalabalık bir banliyöde adamın biri yanındaki kızcağızı işaret ederek haykırıyor: "Hey millet,bu fıstığa aşığım!"].Sırlar öyle mi ya? Her şey, Dilara Dilemma ile aramızda kalsın isterdim.Dünya aramızda kalsın,tarih aramızda kalsın,kelimeler aramızda kalsın...
Türü
Roman
Sayfa Sayısı
232
Baskı Tarihi
2007
ISBN
978-975-470-125-8
Baskı Sayısı
5. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Mütercimi
Hülya Tufan
Orijinal Adı
Il deserto dei Tartari
Tatar Çölü, 2. Dünya Savaşı sonrasında parlayan modern İtalyan edebiyatının ilk ve en usta ürünlerinden biri, çağdaş dünya edebiyatında da önemli yer edinmiş bir eser. Genç ve hevesli bir teğmenin, ilk görev yerini çevreleyen uçsuz bucaksız çölle “savaşı”. Çöl, hem teğmenin muhtaç olduğu düşmanı ondan esirger hem bizzat “düşman”ın yerini tutar, hem de gizemli, tarifsiz varlığıyla genç teğmeni cezbeder. Gerçek-dışı, soyut bir mekanda, zamanda, zeminde, olaysızlığın ortasında insana ilişkin en can alıcı sorular...
Bizim İçin Moda Yönetmeliktir!..
"Açık yakalar moda olabilir," dedi terzi ustası, ama biz askerler, modayla ilgilenmek durumunda değiliz. Bizim için moda yönetmeliktir. Yönetmelik de der ki: "Pelerinin yakası boynu sıkacak ve yedi santimetre boyunda olacak..."
Türü
Hikâye
Sayfa Sayısı
318
ISBN
975-406-172-6
Baskı Sayısı
0. Baskı
Basım Yeri
2000
Mütercimi
Kamuran Şipal
Cem Yayınevi, çağımızın büyük yazarlarından Kafka'nın bütün eserlerini Kâmuran Şipal'in Türkçesiyle yayımlamaktadır. Bütün Eserler'de, 'Hikâyeler', 'Taşrada Düğün Hazırlıkları', 'Dava', 'Şato', 'Kayıp (Amerika)', 'Değişim', 'Ottla'ya ve Ailesine Mektuplar', 'Günlükler', 'Babama Mektup' ve elinizdeki, bizi yeni bir Kafka ile buluşturan 'Bir Savaşın Tasviri' yer almaktadır. 'Bir Savaşın Tasviri'nin bu basımı Kafka'nın arkadaşı Max Brod'un Bütün Eserler'deki metin temel alınarak çevrilmiştir
Akbaba
Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu.
"Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok.
Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." -
"Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay.
"Bir kurşun akbabanın işini görür hemen."
- "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?"
- "Hayhay!" dedi Bay.
"Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?"
- "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki:
"Ne olur, siz gene bir deneyin!"
- "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim."
Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü.
Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.
Türü
Roman
Sayfa Sayısı
232
Baskı Tarihi
2007
ISBN
978-975-470-125-8
Baskı Sayısı
5. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Mütercimi
Hülya Tufan
Orijinal Adı
Il deserto dei Tartari
Tatar Çölü, 2. Dünya Savaşı sonrasında parlayan modern İtalyan edebiyatının ilk ve en usta ürünlerinden biri, çağdaş dünya edebiyatında da önemli yer edinmiş bir eser. Genç ve hevesli bir teğmenin, ilk görev yerini çevreleyen uçsuz bucaksız çölle “savaşı”. Çöl, hem teğmenin muhtaç olduğu düşmanı ondan esirger hem bizzat “düşman”ın yerini tutar, hem de gizemli, tarifsiz varlığıyla genç teğmeni cezbeder. Gerçek-dışı, soyut bir mekanda, zamanda, zeminde, olaysızlığın ortasında insana ilişkin en can alıcı sorular...
Ölmek! Ama Nasıl?
Çünkü açık havada, kargaşanın ortasında, henüz genç ve sağlıklı bir bedene sahipken, zafer borularının öttüğü anda ölmek güzel olabilir; ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölmek daha kötüdür herhalde; evde, sevgi dolu inlemeler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha melankoliktir. Ama bilinmeyen, yabancı bir diyarda, sıradan bir han odasında, yaşlı ve çirkinleşmiş bir biçimde, dünyada, arkada hiç kimsenin kalmadığını bilerek ölmek kadar zor hiç bir şey olamazdı.
Neden Altını Çizdim?
Bu satırlar "kendimi inceden inceye gözden geçirmeme vesile oldu ve içimde kendi özel hâllerimi ıslah etme umutları uyandırdı!"
Türkiye'ye yolculuk
Türkiye'ye yaptığım otobüs yolculuğu uzun oldu, neredeyse yirmidört saati buldu; yol üzerinde bu ülkeyi ve halkını görmek hayli ilginçti. Yolculuğun en büyük keyfi de buydu zaten: insanları kendi aşina dünyalarında yaşarken ve koşuştururken görmek ve duyumsamak. Otobüsteki Türkler, bana kendi âdetleri hakkında ön bilgiler verdiler. Sıcak, sevecen, alçak gönüllüydüler, güleç yüzlü ve Allah'ı düşünen insanlardı. Bir aile beni kendilerine hemencecik dost edindi ve otobüs, yol üzerinde bir yerde mola verdiğinde, yanımdaki yiyecekleri yememe izin vermeyip, bana kendi yemeklerinden ikram ettiler. Çocuklarına elimi öptürüp, bana 'Amca' diye hitap etmesini tembihledirler; bu iltifatın nedeni özel biri oluşum değil, yaşça büyük Müslüman biri olmamdı. Bu insanların inceliği beni derinden etkilemişti; davranışları öylesine fıtrî ve kalptendi ki, samimiyetin bundan ötesi düşünülemezdi. Bu hâle muhatap oluşum, kendimi inceden inceye gözden geçirmeme vesile oldu ve içimde kendi özel hâllerimi ıslah etme umutları uyandırdı.