Türü
Hatırat
Sayfa Sayısı
384
Baskı Tarihi
2005
Yazılış Tarihi
1982
ISBN
975-00125-1-8
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Doğu Kütüphânesi
Editörü
Halil Açıkgöz
Bu kitabın yazarı aslında Halil Açıkgöz ancak altını çizdiğimiz tüm satırlar Cemil Meriç'e ait olduğundan yazarı Cemil Meriç olarak girdik.

Osmanlı'yı yıkmak

Servet-i Fünuncular'ın, Fecr-i Âtîciler'in, Gökalp'ın ... hepsinin tek gayesi vardı, Osmanlı'yı yıkmak. Hepsi'de Osmanlı'dan kaçmıştır.

Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
438
Baskı Tarihi
Mayıs 2008
ISBN
978-975-9169-77-0
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Kırmızı
Editörü
Fahri Özdemir
"Bu çıkmazı aşmak için, bir zihin devrimine gerek vardır. Türkiye'de çağdaş ve özgürlükçü düşünce, kendisini yetmiş veya seksen yıldan beri cenderesine alan ipoteği atmalı, Türk modernleşmesinin tarihi eleştirel bir gözle yeniden değerlendirilmelidir." Ancak bu kambur atıldıktan sonradır ki, Kemal Atatürk adındaki parıltılı ve trajik insan, gerçek boyutlarında ele alınabilir; Türkiye gibi toplumlarda yüzyılda bir yetişen bu büyük kabiliyet, olağanüstü ihtirasları ve olağanüstü hatalarıyla, tarihte ait olduğu yere konabilir."
Neden Altını Çizdim?
20. yy başında kurulan birçok diktatörlüğün ortak yönleri tespit edilirken dine bakışları arasındaki paralellikler de not edilmiş.

Diktatörlerin Dine Bakışı

Sovyetlerde dinî kurum ve inançlara karşı açık düşmanlık ön plandadır. Nazi Almanya'sında kiliseler rejimin üstü örtülü baskılarına hedef olmuşlardır. İtalya, Avusturya ve İspanya'da ise, "sağ" rejim, ortak "sol" düşmana karşı kilisenin siyasi desteğini sağlama çabasına girişmiştir. "Solun" yöntemi, o halde, dinî inanç ve kurumların inkılaba direnişini kırmak ise; "sağın" yöntemi, onları inkılap davasının içine çekmek, ya da en azından inkılaba direnmemelerini sağlayacak tavizleri vermek diye tanımlanabilir. Her iki halde de din, siyasi ve milli davaya hizmet ettiği oranda yüceltilir, aksi halde "zararlı ideoloji" sayılarak lanetlenir. Ortak hedef, dinî inanç ve kurumların devlet güdümüne alınması, güdülemeyenlerin ise tasfiye edilmesidir.

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
203
Baskı Tarihi
2007
ISBN
978-975-8432-80-6
Baskı Sayısı
0. Baskı
Yayın Evi
vural yayıncılık

Herşey Allah’ı anar

Taş Allah'a varmaya o kadar ümitli ve isteklidir ki durmadan O'nu anar.gün gelir o taşın yumuşacıkbir kalbi olur. Öyleyse düşün. SEN taş olarak yaratılmadın.Taşın bile Allah'a kavuşmaya ümidi varken sen nasıl ümitsiz olabilirsin. *** RABBİM!Bana yaptığın herşeyi sevgi ve şefkate boyuyorum,onları yaşadığım aşkla anlıyorum. Bu yüzden herşey güzel geliyor bana... Tokatlıyorsun;"Şefkat tokadı"diyorum. Vuruyorsun;"Sevdiyinden"diyorum. En küçük hatalarımı bile cezalandırıyorsun."Sevmese,bu kadar dikkat eder mi?"diyorum. Beni herşeyden kıskanıyorsun. ""Kıskanıyor,çünkü seviyor" diyorum. "Cehenneme layıksın sen"diyorsun "Cehennem aşkının ateşidir"diyorum. "Cennet diyorsun, "Aşkımı cennetle deniyor" diyorum. S'en beni cennetin zenginliğine davet ediyorsun, Ben S'enin aşkını dileniyorum. Bana aşkını ver RABBİM,cenneti değil. Sen sevmesende,izin ver seveyim Seni... Sonra istediğini iste benden. Dilediğin yükü ver omuzlarıma. Değil mi ki aşkın var kalbimde, Hangi yük ağır gelir bana? Hangi iş zor,aşkın karşısında?

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
96
Baskı Tarihi
2007
ISBN
9752693739
Baskı Sayısı
0. Baskı
Yayın Evi
Etkileşim Yayınları
Kitap, yazarın muhtelif zamanlarda kaleme aldığı köşe yazılarının derlenmesiyle oluşturulmuştur.

Sırr-ı Kavseyn

İki kavis arasındayım. Her `yaşam parantezi` doğumla açılıyor ve ölümle kapanıyor; benim parantezim de doğumla açıldı ve her parantez gibi o da en nihayet ölümle kapanacak. Parantezin açılması elimde değildi; kapanması da elimde olmayacak. Parantezi kim açtıysa, o kapatacak, burası kesin. Niçin açıldı, bilmiyorum. Niçin kapanacak, onu da bilmiyorum. İki kavis arasında olup bitenlerle öylesine meşgulüm ki bildiğim tek şey, iki parantez arasında sıkışıp kaldığım. Bu-ara-dayım; doğumla ölüm arasında. Ne garip değil mi, yaşam, cilveleriyle beni meşgul ettiği sürece, parantezin kapanış anından uzaklaştığımı, o üzerime bütün dehşetiyle eğilen kavsi geriye ittiğimi sanıyorum, öyle ki parantezin kapanıp kapanmayacağını umursamıyorum bile. Yaşam süremi ölçüyorum; yolun başındayken yaşam süremin arttığından ötürü sevinirken, yolun sonuna doğru süremin azaldığını hissedip hüzünleniyorum; yaşadıkça yaşlanıyorum çünkü. Hüzünleniyorum. Peki nedir şu adına `hüzün` dedikleri? Hüzün, elde olanı gaib ettiğim için ruhumu bürüyen şeffaf libas... kayb olan ve edilen için duyulan üzüntü... Hüzün, mülkiyet duygusunun bir sonucu; zira bir yaşama sahip ve malik olduğumu, yani bir yaşamım olduğunu idrak etmeseydim, onu kaybettiğimi de idrak edemezdim. Varlığından haz aldığım şey, yokluğundan ötürü bana elem veriyor; varlığı hazza, yokluğu eleme yol açıyor. Hüzün, işte böylesine köklü bir mülkiyet duygusunun mahsulü. Yaşamaktan haz almasaydım, yokluğu halinde elem de duymazdım. O halde varlığının elem verdiğine inansaydım, yokluğunun da haz vereceğine inanmakta zorluk çekmezdim. Nitekim yaşamlarına kendi elleriyle son verenlerin yokluğu varlığa tercih etmeleri, aslında hazzı eleme tercih etmelerinden kaynaklanmıyor mu? Modern hayatın hüznü def etmek için bulduğu yegane çözüm, insanı koyu bir gafletin içine sokmaktan ibaret. İğfal sözcüğü gaflet`ten ürüyor. Gaflet, modernlik tarafından iğfal edilen insanın trajedisi... parantezsizlik sanısı... bir aymazlık hali... aptallıktan türeyen keyif... Sevinç de işbu gafletin, unutmanın, görmemenin, bilmemenin mükafatı. Hüzün nasıl ki gaib edilenin/kaybedilenin üzüntüsü ise, korku da tam aksine kaybedilecek olandan kaynaklanan kaygının adı. Kaybettiğim için hüzün, kaybedeceğim için korku duyuyorum. Varolanın yokluğu hüzün duymama (üzülmeme) yol açarken, yok olacağı ihtimali korkmama yol açıyor. Korkuyorum; zira kaybedeceğim. Kaybettiğim için değil, kaybedeceğim için korkuyorum. Kaybetseydim üzülürdüm. Oysa kaybetmedim ve fakat eninde sonunda kaybedeceğim. Önemsiz ve değersiz olanı kaybettiğim için üzülmem; önemsiz ve değersiz olanı kaybedeceğim diye de korkuya kapılmam. O halde hüznümün ve/veya korkumun sebebi, gerçekte kaybetmek ve kaybedecek olmak değil, bilakis önemli ve değerli bir şeyi kaybetmek ve/veya kaybedecek olmak. Yaşamı önemli ve değerli kılan nedir? İlk elde akla gelecek olan, birtakım nitelikler, ya yaşam için gerekli olan, ya da yaşamın mümkün kıldığı birtakım haz ve değerler. Oysa `ben` olmasaydı(m), yaşam da olmazdı; zira yaşayan özne olmaksızın yaşanılan olmazdı; yaşanılan olmayınca, tabiatıyla yaşam da olmazdı. Bu-ara-da anlam`ın yaşama, yaşamın kendisinden geldiğini pek o kadar kolaylıkla niçin söyleyemiyorum acaba? Çok basit: İki kavis arasında kalan`ın anlamı, kavislerin içinden çık(a)mıyor da ondan. Bu-ara-da olana, anlamını, sınırları veriyor; iki kavisin (kavseyn) varlığı, yaşamın hem sınırlarını, hem anlamını belirliyor. Böylelikle anlam, yaşama, kendisinden değil, dışından, yani kavislerin varlığından geliyor. Özetlersek, yaşamın varlığı, iki kavisin varlığıyla mümkün. Anlamı ise onların anlamıyla kaim. Peki o halde kavseynin varlığının sebebi ve anlamı ne? Sırr-ı kavseyni, yani yaşamı mümkün kılan parantezlerin varlık sebebini bilmediğimi, soruşturmanın en başında teslim ettiğime göre, bu niçin`in için`i ben`ce meçhul kalacak demektir. Oysa kavs-i nüzul`ün (iniş yayı: doğuş) sırrı bilinseydi, kavs-i uruc`un (yükseliş yayı: ölüm) sırrı da bilinir; böylelikle bir çırpıda yaşamın sırrı da sır olmaktan çıkardı. Karanlıktayım.

Türü
Roman
Sayfa Sayısı
265
Baskı Tarihi
2009
ISBN
9750503228
Baskı Sayısı
0. Baskı
Yayın Evi
İLETİŞİM

Çöpçatan kocakarı sayesinde cadıyla evlenmek

"Talha, evladım, emekli olacağım diyorsun, çocuğun yok! Bir adam baba olmadan emekli olur mu? Hayatı durdurmaya mı çalışıyorsun? Allah bilir senin karın da yoktur?!" "Yok anne, bekarım ben." "Kalıbından utan. Yoksa... boşandın mı?" "Hayır anne, evlenmedim ki boşanayım." "O kızla niye evlenmiyorsun?" "Hangi kızla?" "Ne bileyim hangi kızla? Hiç kız tanımıyor musun şu alemde?" "Tanıyorum anneciğim, tanımaz mıyım?" "Adı ne?" "Hacer." "Hacer'e 'ben altın kalpli bir adamım' dedin mi?" "Dedim anne." "O ne dedi?" "..." "Yoksa gönlünü bir cadıya mı kaptırdın?" "Hayır, hayır anne, o bir melek. Sadece..." Taliha teyze ölü gece kelebeklerine benzeyen ellerini ellerimin üzerine konduruyor: "Talhacığım, iki tür cadı vardır: Kötülük etmek için şeytanla işbirliği yapan çirkin kadın; kötülükte şeytandan da ileri güzel ve cazibeli kadın. Bunu sakın unutma." Afallıyorum fakat Geronimo'ya toz kondurmamakta kararlıyım: "Anne, Hacer gerçekten harika bir kız, benimle evlenmek istememesi onu cadı yapmaz." "Ne yapar peki?" Hacer Ceren'i korumak için ben de hileye başvuruyorum: "Hem 'Yalnızlıktan korkuyorsanız sakın evlenmeyin' diyen sen değil miydin?" "Ne münasebet? Onu diyen Recaizade Mahmut Ekrem. Sen mektebi bitirdiğinden emin misin Talhacığım?" Bir erkeğin hayatında, ses etmeyip pes ettiği anlar vardır...

Türü
Roman
Sayfa Sayısı
265
Baskı Tarihi
2009
ISBN
9750503228
Baskı Sayısı
0. Baskı
Yayın Evi
İLETİŞİM

Vampirler sigara içmez

Dışarıda şehir alüminyum folyoyla kaplanmış gibi, hantal bir güneşin altında parlıyor. Şirketteki makam odam serin olduğu halde, gayri ihtiyari masadaki dergiyi alıp yelpaze gibi sallıyorum. Derginin adı Jüri. Onu daha önce de görmüştüm. Sayfalarını yavaş yavaş çeviriyorum. Bir sürü zırva. Brezilya'daki Carandiru Hapishanesi turistlerin ziyaretine açılmış. Emrimiz altında çalışanların bize yapabileceği kötülükleri listelemişler; amma uzun, sayfalar sürüyor! Koltuğuna kurulmuş bir vampir konuşuyor: "Kan içiyorum fakat sağlığım yerinde, sigara içenler düşünsün!" Bir silah reklamını inceliyorum: "Bu nadide enstrümanla kendi şarkılarınızı çalabilirsiniz..." filan yazıyor. Ne aptalca!

Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
438
Baskı Tarihi
Mayıs 2008
ISBN
978-975-9169-77-0
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Kırmızı
Editörü
Fahri Özdemir
"Bu çıkmazı aşmak için, bir zihin devrimine gerek vardır. Türkiye'de çağdaş ve özgürlükçü düşünce, kendisini yetmiş veya seksen yıldan beri cenderesine alan ipoteği atmalı, Türk modernleşmesinin tarihi eleştirel bir gözle yeniden değerlendirilmelidir." Ancak bu kambur atıldıktan sonradır ki, Kemal Atatürk adındaki parıltılı ve trajik insan, gerçek boyutlarında ele alınabilir; Türkiye gibi toplumlarda yüzyılda bir yetişen bu büyük kabiliyet, olağanüstü ihtirasları ve olağanüstü hatalarıyla, tarihte ait olduğu yere konabilir."

Lider-tanrı olgusu

1924'te Stalin'in başa geçmesiyle, lider-tanrı olgusunun yirminci yüzyıla özgü bazı formları (askerimsi üniforma; trenle yurt gezisi; lider portresinin her ev ve işyerine asılması; meydanlara lider heykellerinin dikilmesi; cadde ve kentlerin lider adıyla adlandırılması; lidere bağlılık yemini eden paramiliter gençlik örgütleri; kitlesel jimnastik gösterileri vb.) klasik ifadelerine kavuşurlar.

Türü
Diğer
Sayfa Sayısı
231
Baskı Tarihi
Temmuz 2009
Baskı Sayısı
0. Baskı
Basım Yeri
Konya
Yayın Evi
Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları

Rüzgar niye eser?

Hangisi çağlayan, hangisi ırmak? Kazancı iki eli de kürekte göz kırptı bana. Sonra ikisi de akıyor önemli olan bu deyip alnında biriken terleri silmek için tezgahın arkasına geçti. Korksan da akmadan kalma. Gah durulur, gah çağlarsın. Gah ümit çeker ileri, gah korku tutar eteğinden geriye. Derin bir nefes çekince içime, gözlerini gözlerime dikti: -Rüzgar niye eser sanıyorsun?

Türü
Akademik
Sayfa Sayısı
264
Baskı Tarihi
2004
Yazılış Tarihi
1996
ISBN
975-539-196-7
Baskı Sayısı
4. Baskı
Yayın Evi
Ayrıntı
Editörü
Özden Arıkan
Mütercimi
Abdullah Yılmaz
Orijinal Adı
Thinking Sociologically
Özellikle modernlik ve post-modernlik üzerine incelemeleriyle son dönemin en dikkate değer düşünürlerinden biri haline gelen Zygmunt Bauman, sosyal bilimler alanında son derece faydalı bir kitap sunuyor bizlere. 'Sosyolojik Düşünmek', sadece sosyoloji öğrenimi görenler için kaleme alınmış bir çalışma değil. Konuya ilgi ve merak duyan genel okurun da sosyolojinin anlamı ve işlevi, sosyolojide değişik tarzlar ve yaklaşımlar üzerine bilgilenmesini sağlayacak önemli bir kaynak kitap.

Birlikte ve Ayrı

Hepimizin bildiği gibi ya da "hepimizin hemfikir olduğu gibi" ifadelerini kullanmışsam, fark gözetmeden benim gibi düşünen insanları kastetmiş olurum.Hatta dahası böyle insanları seçip onları farklı düşünen başkalarından ayrı bir yere koyduğumu, bu seçilmiş topluluğun benim için her halükârda önemli olduğunu ima etmiş ve önemli olanın özellikle başkası değil bu seçilmiş grup olduğunu, bu grubun üyelerinin ortak fikrinin söylediklerine bir otorite -yeterli, güvenilir ve sağlam bir otorite- kazandırdığını belirtmiş olurum.Bu ifadeyi kullanarak kendimle dinleyicilerim ya da okuyucularım arasında görünmez bir karşılıklı anlayış bağı kurmuş olurum.Ortak görüşlerimizin, üzerinde konuştuğumuz konuyu aynı şekilde ve aynı açıdan görmemizin sayesinde, birlik olduğumuzu kastederim. Akla gelen tüm bu anlamlar, sözünü etmeksizin kullandığım ifadeye örtük olarak eşlik etmişlerdir.Sanki hem hemfikir olan "biz hepimiz"in birliği hem de hemfikir olmayanları ortaklaşa dikkate almayışımız, üzerinde kafa yormaya ya da aslında durumun böyle olduğuna ilişkin kanıt aramaya ve sunmaya gerek duymayacağım kadar doğal görünür (ve bunun aynı şekilde izleyicim için de böyle olduğunu umarım ya da böyle olduğunu baştan kabul ederim). İşte cemaatten bahsederken, başka insanların muhtemelen reddettiği şeyleri kabul eden hiç de açıkça tanımlanmamış ya da sınırları belirlenmemiş böyle bir insan topluluğu ve başka herşeye kafa tutma ve başka her şeyi dikkate almama üzerine hemfikir olmaktan gelen böyle bir otoritedir aklımızdaki. Gelgelelim biz cemaatin "birlikteliğini", birliğini, sahici ya da sırf arzulanan devamlılığını ne kadar haklılaştırmaya ya da açıklamaya çalışırsak çalışalım, her şeyden önce düşündüğümüz, ortak bir manevi otoriteyle kurduğumuz manevi birliktir. Bu yoksa, cemaat de yoktur.