20. Asır Avrupa ve Biz
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
0
Baskı Sayısı
0. Baskı
20. Asır Avrupa ve Biz
Yirminci Asrın Manası
"Fikir meselelerimizin vazediliş ve izah tarzı iptidai safhadadır ve Batı medeniyetini yanlış anlamamızdan doğan çarpık hareket noktalarından kalkmaktadır: İlme, akla, dine milliyete, maddeye, ruha, tabiata ve insana verdiğimiz manalardan hiçbiribugünkü batı anlayışına uyar şeyler değildir."
İnklap
"İnkılap, cemiyetin hal değiştirmesi, eski değer hükümlerini atıp yeni değer hükümlerini benimsemesi ise, sadece böyle bir hareketin değeri daima şüpheli kalmaya mahkumdur. Zira kötü halden iyi hale geçildiği gibi iyi halden kötü hale de geçilebilir. Çocukluktan ergin çağa geçiş iyi bir inklaptır; ergin çağdan ihtiyarlığa geçiş kötü bir inklaptır. Her doğuş bir büyük inklap olsa bile onun yanında ölüm de ölen varlık için bir inklap sayılır. yani inklap yoğu var kıldığı gibi, varı yok kılabilir. Eğer, inklap eski değer hükümlerini atarak yeni değer hükümlerini benimsemekse, bu takdirde daha ciddi bir tenkide uğramak durumundadır. Zira eski değer hükümleri bugünkünden eski olabilir."
Teknik Ve Akıl
"Tekniğin mantığı, insan zihnini çok sınırlı bir doğrultuda çalışmaya zorluyor. Teknik, nesnenin nesneyle olan ilişkisinden öteye geçmeyi yasaklayan bir mantığa sahip olduğu için insanı nesnenin özüne ait meselelerizihin dışı bırakmaya zorluyor. Akıl gerçekle uğraşmaktan hakikatı göremiyor. Halbuki aklın insan varlığıyla olan münasebeti ancak hakikat aracılığıyla kurulabiliyor.
İpin Ucu Kaçarsa
"Hayal, ipleri elinden kaçırmaktır. Oysa öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, o ipin ucu elinizden bir kaçtı mı, hemen bir başkasının eline geçiveriyor. Ondan sonra siz hayal ediyorsunuz, ama bir başkası yaşıyor.
Çelişkilerle Oluşan Hayat
İnsan hayatının bir çelişkiler yumağı olduğunu şikayet konusu etmemeli. O çelişkiler olmasa, zıt kutupların birlikteliği yaşanmasaydı, ne insan hayatından, ne de düpedüz hayattan sözedebilrdik.
Doğru Sadece Bizde Mi?
Yanlışın çok sayıda olduğunu, çeşitli ve birbirinden farklı yanlışlar olduğunu buna mukabil, tek doğru olduğunu, birden fazla doğru olmadığını söylerseniz insanlar rahatlar. İnsanların yanlışlara çokluk, doğruya teklik yakıştırmaktan memnun oluşları bir düşünce olgunluğunun soınucu değildir. Bencilce bir duyguyla insanlar, yanlışın çok, dorunun tek olduğunu kabule eğilimlidirler. Gizliden gizliye herkesin yanıldığına, kendilerinin haklı olduğuna inanırlar. Oysa böyle bir inanış, insanları bu inanışa götüren mantığı yıkar. Tek doğru, teker teker insanların doğruları haline geliverir.
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Bizden Evvelkilerin Edebiyati
Türk edebiyatının bugüne kadar beynelmilel bir kıymet almaması, insanlığın müşterek dâvalarından hiç biri üstünde reyi olmamasındandır. Reyi olmak değil, bize dünyanın tefekkür tarihinden miras kalan meselelerin kenarından bile sürtünüp geçmeyen muasır Türk edebiyatı, basit bir lirizm veya daha basit ve mahdut bir sembol âlemi içinde, haz ve elem tuğyanlarından ibaret, iptidaî bir heyecanın fışkırışına münhasır kalmıştır. Kıymetine, yalnız ham maddesinin yüksek ve halis kalitesine bakarak hayran olduğumuz bu ifade, kendine göre bir dünya görüşü yaratabilecek bir zekâ eseri olmaktan çok uzak, masum bir ruh çırpınışıdır.
Ancak sevgilisi, karısı, yahut nihayet memleketi için inleyerek, çığlık kopararak bunun dışındaki bütün meselelere karşı daima tasasız, meraksız duran bu ruh, şiirde bir Goethe'yi, bir Shakespeare'i, bir Mevlânâ'yı, bir Varlery'yi, bir Balzac'ı, bir Flaubert'i, bir Proust'u, bir Gide'yi ve tenkitte bir Lemaitre'i, bir Massis'yi ilh... çığrından çıkaran "yaratılış, hayat, ölüm, varlık, Allah, içimizle dışarının münasebeti, maddenin sırrı, hiçlik ve yokluk,: bilgi nazariyesi, fert ve cemiyet, benlik ve şuur ilh..." gibi esas problemlerden doğma hiç bir felsefî veya metafizik sıkıntı geçirmemiştir. İptidaî dindarlık, vatanperverlik veya milliyetçilikten başka tam bir ideoloji kavrayışıyla siyasî bir temayülü bile doğmamıştır.
Ne metafizik, ne felsefi, ne de sosyal bir dünya görüşü, bir insan anlayışı getirmeyen muasır edebiyatımızın beynelmilel söz âleminde söyleyebileceği hiç bir hususî fikri yoktur. Bunun için beynelmilel olamadı.
Edebiyatımıza verilecek veçhe, onun rotasını memlekete çevirmek değildir. Memleket sözü tek başına yalnız aşk ve manzara ifade eder. Bu memleketin bahtı üstünde düşünebilmek için tefekkürün halis köklerine, insan zekâsının etrafında açılan uçurumların dibine kadar inip çıkmak gerek. Dünyanın korkunç ve karışık ifadeli gözlerinin içine dikkatle, bilgiyle, cesaretle dalarak bakmadan kendimiz hakkında nasıl bir hüküm sahibi olabiliriz? Aşk ve manzara olarak memleket, Türk edebiyatını bol bol dolduruyor. Aşk olarak Namık Kemal'in şiirinde, manzara olarak Fikret'in ve Akif in şiirinde, galip unsur halinde memleketten başka ne var? Fakat onda da, şunda da, bunda da olmayan şey, bir insanı muhite, bir muhiti memlekete, bir memleketi dünyaya ve dünyayı varlığa bağlayan geniş münasebet üstünde çırpınan ve yayılan, sezen, düşünen ve kavrayan, bir kâinat vizyonu arayan büyük meraktır. Olmayan şey bu merakın doğurduğu kültür alâkalarıdır. On dokuzuncu asrın herhangi bir Rus edebiyatçısının 200 yıl önce yaşamış bir Fransız filozofunun, bir Pascal'ın düşüncelerine ve azabına aşina çıkaran merak; Aristo'yu veya Eflatun'u bugün Berlin, Paris veya Roma artist kahvelerinde hâlâ iki genç adam gibi oturmağa çağıran merak; Avrupa'nın bütün şâirlerine, romancılarına, tenkitçilerine ahlâk, estetik, felsefe veya metafizik bahsinde ciltler yazdıran merak.
Bu merak ve alâka bizim edebiyatımıza birkaç senede girmeğe başladı. Onu da çocukluğundan itibaren bel-kemiğinin ortasına üç ihtilâlin ve dört harbin uyandırıcı ve yerinden fırlatıcı tekmesini yiyen en genç edebiyat nesli getiriyor. Getiriyor ve anlatmak istiyor ki, dünya meselelerinden ve tefekkür tarihinden apayrı, başlı başına, işi sadece fantezi yavrulamaktan ibaret, sadece "edebiyat" diye bir şey olamaz.
Çok yakın arkadaşım Burhan Toprak, birkaç sene evvel "Türk edebiyatının meselesi yoktur" diye güzel bir çığlık savurduğu zaman, Türk edebiyatının kendine ait en mühim meselesini ortaya atmıştı. Edebiyatta bizden evvelkiler bize aruz-hece münakaşasından, millî-gayrı millî, memleket-gayri memleket tezadından, Fuzulî'nin Türk olup olmadığından başka hiç bir mesele getirmediler. Bugün dünyaya ve bize heyecan veren fikir dâvalarından bahsettiğimiz zaman da, edebiyatımızın an'ane-sine lâyık bir tasasızlık ve aldırış etmemezlikle susuyorlar. Bütün o şâir, romancı ve tenkitçi kalabalığından elimize Avrupai haysiyette bir tek "essaî" bir tek fikir etüdü, hattâ belli başlı bir tek şahsî fikir makalesi geçmemiştir.
Biz kendimizde ve bizden sonrakilerde, bir memleketin edebiyatını dünya mizanındaki tecessüs ve tefekkürlere bağlayan alâkayı uyandıramazsak, bakışı burnunun ucuna yapışan bu tasasızlığı yıkamazsak, Avrupa'nın hazır doktrinlerine gözleri yumulu gönül bağlayan birkaç avare delikanlının Marx-Engels hulâsalarını ezber etmelerine de bir uyanıklık işareti imiş gibi bakarsak, beynelmilel edebiyat içindeki kıymetimiz dünkülerden pek farklı olmayacaktır.
/../
Sabit noktalara saplanmayarak bütün tezleri ve antitezleri kucaklayan geniş bir tecessüs ve kültür... Ey genç! Başka yolun yok.
Kültür Haftası, 26 Şubat 1936
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
İşkembe-İ Kübra Edebiyati
Talebelerine hitap ederek: "Bu edebiyat değil, fiziktir; işkembe-i kübrâ ilmî değildir, çalışmadan olmaz" diye bağıran bir fen hocasından bahsettiler. Bu adamın kaba anlayışı, yalnız bizim edebiyatımıza münhasır olmak şartiyle, göründüğü kadar haksız olmaktan uzaktır. Türk Edebiyatı hemen bütün tarihinde halk'ın işkembe-i kübrâ diye tercüme ettiği muhayyele mahsulü bir edebiyat halinde kaldı.
Objeler arasındaki alâkaları sadece benzeyiş münasebetlerine irca eden ve iptidaî heyecan dürtüklemelerini, konkre hayallerle sembolleştiren teşbih ve istiare san'atı büyük bir cehde muhtaç olmadı; Nedim, kirpikler arasındaki kavgada bakışın sulh için araya girdiğini bir beyit hâlinde söylerken ancak bir benzeyiş münasebeti üstünde kalmış, büyük bir zihnî cehdin varabileceği mânâ âlemine çıkamamıştı. Bizde bütün divan, eşya arasında istiârî nisbetler arayan bir hayâl edebiyatıdır ve fizik muallimine bir işkembe-i kübrâ ilmi gibi görünmesindeki hakikat de budur.
Kültür Haftası, 18 Mart 1936
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
İşkembe-İ Kübra Edebiyati
Türk edebiyatının yalnız bir gönül edebiyatı halinde kalması ve gönül işlerinden ayrı bir mesele kabul etmemesi, marifet vasıtasında bütün zekâ değil, yalnız gönül, yâni bir nevi aşk muhayyilesi oluşundandır. Üstüne zihnin pek az emeği geçen, bu gönülden dolma edebiyat, galip tarafiyle, hep gönül mevzuu içinde kalarak, dünya tefekkürünü ayaklandıran diğer birçok meseleleri düşünmeye hiç yanaşmadı, kültürsüzlüğü de bundandır.
Kızıl bir edebiyat düşmanı olduğunu gizlemeyen her fizik ve riyaziye mualliminin öfkesi, işkembe-i kübrâ ilmi dedikleri bu gönül edebiyatına, edebiyatın bu emeksiz tembel harcı, kolay tarafına karşıdır. Sadelik cereyaniyle büsbütün kolaylaşan bu edebiyat, son yıllarda orta mektep çocuklarına kadar her gencin kumbarasını boşaltarak üç dört formalık birer şiir kitabı neşretmesindeki cesareti gün geçtikçe daha çok besliyor. Edebiyatın bir hayâl oyununa inhisar etmesindeki basitlikten doğan bu teşrik, o çocukcağızları okumaktan ziyade yazmaya, tam bir zihin cehdi yerine fantaziye doğru sürükledikçe edebî felâketimiz devam edecektir.
Kültür Haftası, 18 Mart 1936
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
İnsan Ruhunun Mevzuu
Mevzuu insan zekâsının mevzularından başka bir şey olmayan edebiyat, felsefeden ve ilimden, yalnız düşünme, yaratma ve ifade tarzıyla ayrılır; onun varlık, hayat ve insan karşısındaki endişeli duruşu ötekilerinkinden farksızdır. Şair de filozof gibi, insanı, içinde gökyüzünün karanlık ve parıltılı meçhul ve garip cevherlerle dolu uçurumlarına yahut da bir yaseminin nabzında çalışan zamanın ve tabiatın gizli işine bağlayan gizli sır önünde yalnız tarzları ve usûlleri ayrılan bir dikkatle dururlar. Romancı ile âlimin tabiat ve cemiyet karşısındaki meslek ayrılıkları da yalnız bu müşahede ve ifade tarzındaki farktan doğar. Endişelerinin ve tecessüslerinin mevzuu birdir. Çünkü insan ruhunun mevzuudur.
Tan