Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
285
Baskı Tarihi
1996
ISBN
975-94832-0-3
Baskı Sayısı
0. Baskı
Basım Yeri
istanbul
Mütercimi
Metin Karabaşoğlu
Orijinal Adı
Pensées
Türü
Şiir
Sayfa Sayısı
62
ISBN
978-975-570-445-6
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
"Güzel, güzel, çok güzel." Ah Muhsin Ünlü
Türü
Diğer
Sayfa Sayısı
527
Baskı Tarihi
Eylül 2010
ISBN
978-605-5482-00-8
Baskı Sayısı
0. Baskı
Basım Yeri
Ankara 2010
Mütercimi
Prof.Dr.Hicabi Kırlangıç - Prof.Dr.Derya Örs
Orijinal Adı
Hubut der Kevir
Birden elindeki elmayı uzattı ve gözleriyle benden onu dişlememi istedi. Fakat ben dudaklarımı daha sıkı kapattım. Yüreğimdeki dilsiz bir duygu diyordu ki an, büyük bir inkılâp anıdır. Bütün varlık olduğu yerde durmuş heyecanla bekliyordu. O, bir isyan alevi gibi karşımda dalgalanıyor ve sabırsız yakıyordu beni. Bense kalbinde korkunç bir volkanın patlamak için sabırsızlandığı dağ zirvesinin sakinliğine sahiptim. O her an daha kararlı ve saldırgan, ben her an daha tereddütlü ve ezgin. Günah duygusu.
Ve işte bu benim hayatım!
Göğsümün üstüne düşen bu ağır ve acımasız "yaşamak" kayasının altında dayanıklılığım, başımın üstünde duran bu kısa ve dertsiz çatının altında senin de var olduğunun bilincine varmamla birlikte güç buldu. Senin de bu gurbette oluşunu düşünerek rahatladım. Nefes almayı, var olmayı, kendi bulunuşumu, gurbeti, kalabalıklar arasındaki acıklı yalnızlığı, gürültü patırtı ortasındaki ağrı verici suskunluğu, kalabalığın içindeki korkunç kimsesizliği, başkalarında tutsak olmayı, kendinde gizlenmeyi, söyleyememelerin bunalımını, yazamamalarının düğümünü, seslerin iğrenç örtülerinin ardında meçhul kalmayı, sonuçsuz bekleyişlerin yakıcı ateşini, evet bunların tümünü senin uyanık gözlerin bende görmüş ve ilhamının dili beni bütün bunların bilincine vardırmıştır. Bunların hepsini "senin var olduğunu biliyor oluşumun" kutsal ve mucizevi tesellisiyle içimde tutuyor ve böylelikle bu gam enkazının altında ayakta duruyor, yürüyor, soluk alıp veriyor ve yaşıyordum. Şimdi sen ölümle birlikte gittin ve ben burada, sadece her nefeste sana bir adım daha yaklaşıyorum umuduyla soluk alıp veriyorum.
Ve işte bu benim hayatım!
Türü
Diğer
Sayfa Sayısı
527
Baskı Tarihi
Eylül 2010
ISBN
978-605-5482-00-8
Baskı Sayısı
0. Baskı
Basım Yeri
Ankara 2010
Mütercimi
Prof.Dr.Hicabi Kırlangıç - Prof.Dr.Derya Örs
Orijinal Adı
Hubut der Kevir
Birden elindeki elmayı uzattı ve gözleriyle benden onu dişlememi istedi. Fakat ben dudaklarımı daha sıkı kapattım. Yüreğimdeki dilsiz bir duygu diyordu ki an, büyük bir inkılâp anıdır. Bütün varlık olduğu yerde durmuş heyecanla bekliyordu. O, bir isyan alevi gibi karşımda dalgalanıyor ve sabırsız yakıyordu beni. Bense kalbinde korkunç bir volkanın patlamak için sabırsızlandığı dağ zirvesinin sakinliğine sahiptim. O her an daha kararlı ve saldırgan, ben her an daha tereddütlü ve ezgin. Günah duygusu.
Vatandaşlık..
Ben, senin arbedeci gözlerinin derinliklerinden, bana kendi içimin derinliklerinde gizlenmiş olan beni haber veren ve onun kulağına aşina hikayeler anlatan gizemli ve belirsiz bakışlarının keskinliğinde "öz yurdunda bir yabancı" olan senin de benim vatandaşım olduğunu, bizim başka bir alemin sakinleri olduğumuzu, buraya boşuna geldiğimizi, güçsüz kuşlar gibi, yokluğun kasırgalarının seni de nakışlarla dolu süslü ve yalın yabancı çatının altına attığını okudum. Senin tanıdık çehreni, insanların rahat ve ızdırapsız kılıklarının kalabalığı içinde yeniden tanıdım.
Türü
Diğer
Sayfa Sayısı
527
Baskı Tarihi
Eylül 2010
ISBN
978-605-5482-00-8
Baskı Sayısı
0. Baskı
Basım Yeri
Ankara 2010
Mütercimi
Prof.Dr.Hicabi Kırlangıç - Prof.Dr.Derya Örs
Orijinal Adı
Hubut der Kevir
Birden elindeki elmayı uzattı ve gözleriyle benden onu dişlememi istedi. Fakat ben dudaklarımı daha sıkı kapattım. Yüreğimdeki dilsiz bir duygu diyordu ki an, büyük bir inkılâp anıdır. Bütün varlık olduğu yerde durmuş heyecanla bekliyordu. O, bir isyan alevi gibi karşımda dalgalanıyor ve sabırsız yakıyordu beni. Bense kalbinde korkunç bir volkanın patlamak için sabırsızlandığı dağ zirvesinin sakinliğine sahiptim. O her an daha kararlı ve saldırgan, ben her an daha tereddütlü ve ezgin. Günah duygusu.
Sürgün...
Ey benim büyük yakınım, ey yüzünde gurbet korkusunun, sözlerinde ızdırap dolu titreyişinde bir kaçış özleminin görüldüğü kişi...Ben senin bakışlarında, bu yeryüzünün sürgünü, bu zamanın masum kurbanı olduğunu gördüm.
Türü
Diğer
Sayfa Sayısı
527
Baskı Tarihi
Eylül 2010
ISBN
978-605-5482-00-8
Baskı Sayısı
0. Baskı
Basım Yeri
Ankara 2010
Mütercimi
Prof.Dr.Hicabi Kırlangıç - Prof.Dr.Derya Örs
Orijinal Adı
Hubut der Kevir
Birden elindeki elmayı uzattı ve gözleriyle benden onu dişlememi istedi. Fakat ben dudaklarımı daha sıkı kapattım. Yüreğimdeki dilsiz bir duygu diyordu ki an, büyük bir inkılâp anıdır. Bütün varlık olduğu yerde durmuş heyecanla bekliyordu. O, bir isyan alevi gibi karşımda dalgalanıyor ve sabırsız yakıyordu beni. Bense kalbinde korkunç bir volkanın patlamak için sabırsızlandığı dağ zirvesinin sakinliğine sahiptim. O her an daha kararlı ve saldırgan, ben her an daha tereddütlü ve ezgin. Günah duygusu.
Kalbimi kendisiyle tanışık bulduğum bilinmez..
Ve ben yola koyuldum. Artık o dünyanın herşeyini tanıyordum ve önümde bilinmez hiçbir yol meçhul bir menzile çağırmıyordu beni. Yol üzerindeki hiçbir durakta durmadım. Hiçbir daveti kabul etmedim. Çünkü hepsini tanıyordum. Geldim, geldim ve sonunda buraya ulaşıp, böylece onu buldum; ömrümce beni peşinde gezdiren "ne olduğunu bilmediğim" şeyi, bütün yüzleri gözüme yabancı gösteren "kim olduğunu bilmediğim" kimseyi ve dünyayı kalbimde kara bir gurbete çeviren "neresi olduğunu bilmediğim" yeri buldum sonunda.
Dediler biat et! Etmedim. Dediler kal! Kalmadım. Dediler iste! İstemedim. Eziyet ettiler, beni esir edip adsız kıldılar, adımı kötüye çıkardılar, yoksun bıraktılar. Böylece teslim almak istediler, teslim olmadım; boyun eğdirmek istediler, boyun eğmedim; oldurmak istediler olmadım; gurbette kalıcı olmamı, geceye alışmamı istediler.
Kalbimi kendisiyle tanışık bulduğum o bilinmez, kalbimin yabancısı olduğu bu tanıdıklarla kalmama engel oldu.
Ömer -4
Ömer’in şansızlığı bunu Erol’un öğrenmesiydi. İçimizde en haşarımız, en acımasız olanımız Erol’du. Bir bakıma Ömer’in tam tersiydi.
Sonra günün birinde, çizgiyi biz de öğrendik.
Yüzündeki budalaca gülümsemesi, sarkık kolları ve bir gorili anımsatan o garip yürüyüşüyle sokaktan geçiyordu Ömer. Hepimiz heyecanlı bir oyuna dalmıştık. Erol birden oyunu bırakıp, Ömer’e doğru koştu. Bir yandan da bağırıp ilgimizi çekeye çalışıyordu:
“Bakın! Ne yapacağım!”
Baktık.
Doğrusu yaptığını da tam anlayamadık. Ömer’in önüne geçti. Cebinden bir tebeşir çıkarıp, kalın bir çizgiyle, bir kaldırımdan öbürüne kadar kesti sokağı.
Ömer bir-iki adım daha attı ve çizginin dibinde durdu. Gülümsemesi silinivermişti. Sarkık kolları iyice düşmüştü iki yanına. Ne yapacağını bilmiyor gibiydi.
Tek söz etmeden, olanları izliyorduk.
Ömer, çizginin dibinde bir süre durdu. Kaşlarını hafifçe çattı. Sonra geri döndü. Geldiği yöne doğru gitmeye başladı.
Erol yine ok gibi fırladı. Yere çizdiği ikinci kalın çizgiyle, Ömer’in dönüş yolunu da kesti.
Gözlerimize inanamıyorduk.İki tebeşir çizginin arasında tutsak olmuştu Ömer. Ne ileri gidebiliyordu, ne de geri.
Şimdi düşününce bunun çok hüzünlü bir olay olduğunu anlayabiliyorum. Ama o zaman, bütün çocuklarla birlikte ben de çok eğlenceli bulmuştum durumu.
Deli gibi gülüyorduk. Ömer’se kapkara bir suskunluğa gömülmüştü. Gözlerini hepimize birer birer çevirip, yalvaran bakışlarıyla yardım aranıyordu.
Belki iki saat, belki üç saat kaldı Ömer çizgilerin arasında. İçimizden biri – kim olduğunu unuttum- ona acıyıp çizgilerden birini ayağıyla silinceye dek, ağladı durdu. Gözyaşları yanağında sessizce kayarak…
Daha sonraları sayısız çizgiler çizdik, sayısız saatler boyu tutsak ettik Ömer’i.
Çizgilerin her biri, onun altın yüreğinde derin izler kazıyordu. Bunu yıllar sonra anlayabildim.
Ömer -3
Ömer’i seviyor muyduk? Ondan korkuyor muyduk? Ona acıyor muyduk? Bunlara yanıt vermek güç. Sanırım hem seviyor, hem acıyor hem de biraz korkuyorduk. Zaten o zamanlar bunları düşünmüyorduk hiç. Canımız sıkıldığında kızdırıp eğlenebileceğimiz bir zavallıydı bizim için.
Çizginin gizini ilk öğrenen Erol oldu. Annesiyle birlikte Ömer’lere gitmiş bir gün Erol. Döşeme tahtalarına tebeşirle çizilmiş çizgileri görmüş. Bir kez, çişi geldiğinde Ömer köşesinden çıkmak istemiş. Çıkabilmesi için, annesinin yerdeki çizgiyi silmesi gerekmiş.
Meğer kadıncağız, Ömer’in evde sağa sola çarpıp kendine ve çevresine zarar vermesini önlemek için bu yolu bulmuş. Yere tebeşirle çizgiyi çektiğinde, Ömer köşesinden çıkamıyormuş. Buna Ömer’in nasıl koşullandığını şimdi bile anlayamam. Ama çizgiyi aşıp öteye geçemiyormuş işte. Sanki çizgi değil de, betondan bir kalın duvar!...
Ömer -2
Ömer ise askere gidecek yaştaydı. Ama askere gitmiyordu çünkü akıl hastasıydı. Raporluydu. Hiçbirimiz Ömer’in raporunu görmüş değildik. Zaten akıl hastası olduğunu anlamak için raporunu görmemiz de gerekmezdi. Tüm davranışları olağandışıydı. Annesi onu tertemiz giydirir, yokuşun alt başındaki evlerinden sokağa salardı. Akşamüzerleri eve dönerken, Ömer’in üstü başı leş gibi olurdu. Kimi zaman da sırtındaki gömleği bile bir yerlerde bırakıp öyle dönerdi eve.
Yaşça bizden çok büyük olmasına karşın, hepimizden daha çok çocuktu Ömer. Oyunlarımıza katılmak isterdi ama öyle beceriksizdi ki onu aramıza almazdık.
Çocuk kafalarımızla Ömer’in güçsüz yanlarını çabucak kavrayıvermiştik. Her şeyden önce çok iyi yürekliydi. Birimizden birini kırıp inciteceğinden ödü kopardı. En akla gelmeyecek acımasızca davranışlarımızla sabrını taşırdığımızda bile bize el kaldırmazdı. Kırıcı bir söz söylemeyi bile düşünmezdi. Çok çok kaldırımın kenarına oturur, sessizce ağlardı.
Hiç bir şeyini esirgemezdi bizden. Harçlığını, misketlerini, zincirini, gözünü, kırpmadan verirdi. Hani ayakkabılarını istesek, onları da verirdi dostluğumuzu kazanmak için.
Üstüne fazla varılmadıkça hep gülümseyen melek yüzlü bir devdi Ömer.