Türü
Diğer
Sayfa Sayısı
560
Baskı Tarihi
Mart 2010
ISBN
978-975-6004-88-3
Baskı Sayısı
0. Baskı
Yayın Evi
Fecr Yayınevi
Mütercimi
Okan Sevinç
Orijinal Adı
Gofteguhayı Tenhayi
Benim hamurumu felsefe, hikmet ve irfanla yoğurmuşlar. Hikmet, bende sonradan kazanılmış veya hafızada biriktirilmiş bir ilim değildir. Bilâkis o benim özüme aittir, benim sıfatımdır. Ağırlık, içgüdü ve vücut ısısı gibi sıfat ve durumlara sahip bir varlık olduğum gibi, hikmet ve felsefeye de sahip olan bir varlığım ben. Harcımda, ruhumun özünde, hatta dostlarımdan birinin şakayla dediği gibi, görünüşümde, bedenimde, davranışımda, sözümde ve sessizliğimde hep felsefe vardır.

Kafes ve Kış

Ey esir kuş! Uzak bağlarda ötüyorsun. Kıştır... Ben senden çok uzaklarda, kargaların velvelesi arasından o kuşun sesini duyduğu andan itibaren sana uçma ümidi ve aşkıyla tutuşan kuşu görüyorum. Adeta kanatları da ateşte yanmış, kararmış... Ama o esirdir, kafesi dardır, kafesinin parmaklıkları zindanın demir parmaklıkları gibidir. Yeni kafese kapatılmış vahşi kuş gibi, gece gündüz kendini kafesin kapısına ve duvarlarına vuruyor. Kanatları dökülmüş, kanamış, kırılmış ve yaralanmış. Gözlerinden kan damlıyor. Su tası kan rengine boyanmış, yem kabı kırılmış, yemleri dökülmüş. Su içmiyor, tane yemiyor, gözleri kapanmıyor... Neden susmuş, biliyor musun? Neden artık sesini duymuyorsun, biliyor musun, biliyor musun? Onun delicesine uçmakla kapıya ve duvarlara çarpıp çırpınmakla, yaralanmaktan başka bir nasibi olmadı. Sonunda sessiz kaldı! Nasıl olduğunu biliyor musun? Bilmiyorsun; sen uzak bağlarda esirsin, onu göremiyorsun, sadece sesini duyuyorsun; ama ben onu şimdi görüyorum, ne için olduğunu biliyorum. O çok çabaladı, kafesten kaçmak için çok uğraştı, gücü oranında başını ve boynunu kafesten dışarı çıkardı, ama artık olmadı, yapamadı, göğsü, taşlığı, kafesin iki demir parmaklığı arasına sıkıştı ve yapamadı, daha fazla olmadı, olmuyor! Şimdi ben ağaçları, bu karlı rüzgârların acımasız kırbaçları altında çıplak, titreyen, moraran, bu kış vurmuş bahçede, bu bahçenin üstünde uçan uğursuz kargaların uğursuz gölgeleri ve çığlıkları arasında o köşede büyük ve demirden bir kafes görüyorum. Parmaklıkları kalın, sağlam ve birbirine yakın, kafesin tabanında kan rengine bürünmüş bir su kabı, kırılmış devrilmiş bir yem kabı, dökülüp etrafa saçılmış taneler, kan lekelerine bulanmış ve kafesi kaplamış tüyler içinde kuşun bedeninin yarısı kafeste kalmış, diğer yarısı ise kafesin dışında... Kafesin iki demir parmaklığı göğsünü sıkıştırmış, nefes almasına engel oluyor... Ben onu görmemek için gözlerimi kapatıyorum, duymamak için kulaklarımı kapatıyorum. Ey uzak bağlarda öten esir kuş! Kıştır... Sen başını kafesin demir parmaklıklarından çıkarma! Kafesin köşesinde rahat dur, başını kanatlarının altına gizle, gaganı yumuşak ve renkli kanatlarına göm... Ey uzak bağlarda öten esir kuş! Kıştır... Ey şubat kırlangıcı! Bahar ölmüştür!

Türü
Diğer
Sayfa Sayısı
560
Baskı Tarihi
Mart 2010
ISBN
978-975-6004-88-3
Baskı Sayısı
0. Baskı
Yayın Evi
Fecr Yayınevi
Mütercimi
Okan Sevinç
Orijinal Adı
Gofteguhayı Tenhayi
Benim hamurumu felsefe, hikmet ve irfanla yoğurmuşlar. Hikmet, bende sonradan kazanılmış veya hafızada biriktirilmiş bir ilim değildir. Bilâkis o benim özüme aittir, benim sıfatımdır. Ağırlık, içgüdü ve vücut ısısı gibi sıfat ve durumlara sahip bir varlık olduğum gibi, hikmet ve felsefeye de sahip olan bir varlığım ben. Harcımda, ruhumun özünde, hatta dostlarımdan birinin şakayla dediği gibi, görünüşümde, bedenimde, davranışımda, sözümde ve sessizliğimde hep felsefe vardır.

Ey esir kuş! Uzak bağlarda ötüyorsun...

Ey esir kuş! Uzak bağlarda ötüyorsun. Kıştır... Kafeste okuduğun hüzünlü sesini, gökleri karartan çirkin ve mutlu kargaların kulakları tırmalayan çığlıkları arasından duyuyorum ve sen de uzaklarda okuduğum hüzünlü nağmelerimi duyuyorsun. Sen de biliyorsun ki kış ordusunun at nalları altında solan, donmuş ve sessiz harabelerine ölüm kâfuru dökülen ve binlerce mutsuz goncanın ruhsuz bedeni beyaz kefenlerle örtülen bu bağda, senin gibi olan bir kuş, uzaklardaki bir bağda sürekli şarkı okuyor. Görüyorum, onun hüzünlü sesiyle başını kanatlarından çıkarmış, dudaklarını şevkle açmış, kafesinin tavanından uçarak havalanmış, ince ve küçük pençelerinle tavanın demir parmaklıklarına tutunmuş, büyük bir zorlukla kafesin tavanına asılmış, onun her nağmesini duyduğunda sabırsızca kapıya doğru koşuyorsun. Göğsünle kapıyı dövüyor, tavana uçuyor, sabırsızlanıyor, inliyor, ağlıyorsun. Bu kış vurmuş çöllerde gördüğün bu yalnız kuşu yanına çağırıyor, sürekli davet ederek, şaşkın gözlerin kafesinde, demir parmaklıkların arasından, çölün korkunç, soğuk, sisli, kış havasını arıyor, sisli havanın karanlık derinliklerinden sana doğru uçan o kuşu görmek istiyor; ama göremiyorsun. Bu dert ve beklenti senin yaralı ruhuna acımasızca eziyet ediyor. Bu duyduğum o kuşun feryadı değil midir? Gökleri çirkin ve mutlu kargaların kanatlarının gölgesiyle kararmış, tabanını soğuk ve ağır kış karlarının örttüüğü, uğursuz karga ve baykuş seslerinden başka hiçbir sesin duyulmadığı bu solgun bahçelerde birbirini kaybeden iki yalnız kuşun birbirinin gamlı sesinin görülmeyen yolunu tutup kararsızca ve iştiyakla uçarak birbirini görmeleri gerekmez mi? Neden soğuktan, bulanıklıktan, yeşilliklerin solmuşluğundan ve çeşmelerin bitkinliğinden mutlu olan bu kargalar bir arada oluyor ve yalnızlık hüznünü taşımıyorlar? Neden bulut, soğukluk, çirkinlik ve viranlıktan başka bir şey düşünmeyen bir kemik parçası, bir ceviz ve çamaşır leğeninin pis sabunundan başka bir ihtiyacı olmayanlar bir arada oluyor, birlikte uçuyor ve ötüyorlar da bu kış dünyasının kendini garip gören, şehir ve baharımsı diyarını uzak bulan ve kışın soğuk ve uğursuz gurbetinde kendisiyle aynı kaderi paylaşan bir kuşa ulaşmaktan başka bir arzu duymayan kuşlar neden yalnız kalsın? Neden kendi baharından uzaklaşan, kış diyarında esir düşen ve şimdi birbirinin nağmesini duyan kuşlar, şimdi birbirine uçmasın, birbirini bulmasın, karlı rüzgarların kırbaçlarından dolayı soğuğun yakıcılığından başlarını birbirinin kanadının altına koymasın; siyah, uğursuz ve çirkin kargalardan başka bir şey görmeyen gözleri birbirine bakmasın; ırkdaş ve akrabanın tanıdık yüzünden başka bir şeyi görmesin ve kendi dert ortağının nağmeleriyle asla görmedikleri, ama hasretini duydukları bahar hatıralarının şarkılarıyla havayı dolduran kargaların çirkin sesini ve kışın acı ve tatsız tadını unutsunlar? Ama... Ey esir kuş! Uzak bağlarda ötüyorsun. Kıştır...

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
0
Baskı Tarihi
2000
ISBN
975-7462-94-2
Baskı Sayısı
3. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Dergâh
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazılarından derlenen "Yaşadığım Gibi" yazarın, şair, hikayeci - romancı ve edebiyat tarihçisi olarak millî kültürümüzle ilgili özlü fikirlerini yansıtmaktadır.

Öğle saatlerinde güneş vuran suyun elmas bir havuz gibi genişlemesi...

Antalya'ya 1916 sonbaharında geldim. Epeyce büyümüştüm. Tek başıma geceleri deniz kıyısında veya kayalıklarda (Hastahanebaşı'nda) gezmek hakkım vardı. Karanlık epeyce inip de kayaların gölgesi beni korkutana kadar orada kalırdım. Denizin iki manzarası beni çıldırtırdı. Biri bu kayalıkların sahile bakan bir yerinde sabah ve akşam saatlerinde durgun denizin ışıkla ve dipteki taş ve yosunlarla aldığı manzaradır. Bu kayalarda beni mesut eden şeylerden biri de yine sakin saatlerde kovuklara suyun dolup boşalmasıydı. Bir de öğle saatlerinde güneş vuran suyun elmas bir havuz gibi genişlemesi. Bunlar benim muhayyelem için büyük mânâları olan şeylerdi. Bu ancak büyülenme kelimesiyle anlatılabilecek bir haldir. Fakat galiba bu da yetmez; hakikat şu ki, üzerimde bir türlü çözemediğim bir sır, gelecek zamana ait bir ders tesiri yapıyorlardı. 1921 yılında tekrar Antalya'ya tatil için döndüğüm zaman bir gün yine Hastahane yolunda iki evin arasından tekrar güneşle birleşmiş, güneşin sarayı ve havuzu olmuş bu su ile karşılaştım. Manzara sadece muhteşemdi. Fakat bu güzellik bana acaip bir ölüm düşüncesi arasından geldi. Hiç bir şey bu kadar insana yakın, buna rağmen bu kadar ezici, ondan ayn olamazdı. Bu, şiire kendimi verdiğim seneydi.

Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
438
Baskı Tarihi
Mayıs 2008
ISBN
978-975-9169-77-0
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Kırmızı
Editörü
Fahri Özdemir
"Bu çıkmazı aşmak için, bir zihin devrimine gerek vardır. Türkiye'de çağdaş ve özgürlükçü düşünce, kendisini yetmiş veya seksen yıldan beri cenderesine alan ipoteği atmalı, Türk modernleşmesinin tarihi eleştirel bir gözle yeniden değerlendirilmelidir." Ancak bu kambur atıldıktan sonradır ki, Kemal Atatürk adındaki parıltılı ve trajik insan, gerçek boyutlarında ele alınabilir; Türkiye gibi toplumlarda yüzyılda bir yetişen bu büyük kabiliyet, olağanüstü ihtirasları ve olağanüstü hatalarıyla, tarihte ait olduğu yere konabilir."

Emperyalist devletlerin değişmez emeli, Türkiye'yi bölmek, paylaşmak veya işgal etmek midir?

Emperyalizmin altın çağı olan 19.cu yüzyıl boyunca iki büyük Batılı emperyalist devletin Şarktaki hakim politikası, Osmanlı imparatorluğunun varlığını ve toprak bütünlüğünü korumak olmuştur. İngiltere ve Fransa, bu amaç uğruna 19.cu yüzyılda üç kez (1828, 1854 ve 1878'de) genel bir Avrupa savaşını göze almışlardır. 1854-56 Kırım harbinde yüzbinin üzerinde İngiliz ve Fransız genci, Osmanlı devletinin birlik ve bütünlüğünü savunmak uğruna hayatlarını feda etmişlerdir.

1984

Distopik bir evrende geçen film 3. Dünya Savaşı'nın henüz sonlandığı dünyamızda geçer. Dünyanın en büyük devleti olan Okyanusya, günümüz Londra'sının yerine kurulmuştur. Okyanusya deyim yerindeyse tam bir korku imparatorluğudur. Bu ülkede yaşayayan herkes, yönetim diktesinin buyurduğu her şeye harfi harfine uymak zorundadır. Bu evrende ne kitap okumak serbesttir ne de aşık olmak... Hükümetin haberleşme ve sansür işlerinin yürütüldüğü bakanlıkta çılan Winston Smith, diğer çalışanlar gibi görevi gereğince halkı farklı yalanlarla uyutmak ve sahte gerçeklikler yaratmak zorundadır. Ancak Okyanusya'ya ait her şeyin kocaman bir yalandan ibaret olduğunu öğrendiği an vatanseverliğini ve hayatını üzerine kurduğu bu sahte dünyayı sorgulamaya başlar. 

George Orwell'ın klasik romanından beyaz perdeye uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Michael Radford bulunuyor.

Kaynak: http://www.beyazperde.com/filmler/film-1791/

Müthiş bir tespit...

Geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder Şu anı kontrol eden geçmişi de kontrol eder.
1984
1984

Distopik bir evrende geçen film 3. Dünya Savaşı'nın henüz sonlandığı dünyamızda geçer. Dünyanın en büyük devleti olan Okyanusya, günümüz Londra'sının yerine kurulmuştur. Okyanusya deyim yerindeyse tam bir korku imparatorluğudur. Bu ülkede yaşayayan herkes, yönetim diktesinin buyurduğu her şeye harfi harfine uymak zorundadır. Bu evrende ne kitap okumak serbesttir ne de aşık olmak... Hükümetin haberleşme ve sansür işlerinin yürütüldüğü bakanlıkta çılan Winston Smith, diğer çalışanlar gibi görevi gereğince halkı farklı yalanlarla uyutmak ve sahte gerçeklikler yaratmak zorundadır. Ancak Okyanusya'ya ait her şeyin kocaman bir yalandan ibaret olduğunu öğrendiği an vatanseverliğini ve hayatını üzerine kurduğu bu sahte dünyayı sorgulamaya başlar. 

George Orwell'ın klasik romanından beyaz perdeye uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Michael Radford bulunuyor.

Kaynak: http://www.beyazperde.com/filmler/film-1791/

İnsan kalabilmektir mühim olan

Sadece hayatta kalmak önemli değil, asıl önemli olan "insan" kalabilmek.
1984

Terzilerin yaptığı pantolonlar...

"İnsanlarla bir türlü iletişim kuramıyordum. Onlar gibi konuşmaya çalışıyordum, mesela terziye gidip onlar gibi pantolon diktirmeye başlamıştım. Terzinin yaptığı pantolonların üzerime olmadığını biliyordum. Onlara yakışıyordu, bana yakışmıyordu." ... Sanki izlediğim bütün filmlerdeki kahraman bendim... not: Belgesel için: http://www.youtube.com/watch?v=RRh9Dc7MW_Q
Ahmet Kaya Belgeseli - Uçurtmam Tellere Takıldı
Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
438
Baskı Tarihi
Mayıs 2008
ISBN
978-975-9169-77-0
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Kırmızı
Editörü
Fahri Özdemir
"Bu çıkmazı aşmak için, bir zihin devrimine gerek vardır. Türkiye'de çağdaş ve özgürlükçü düşünce, kendisini yetmiş veya seksen yıldan beri cenderesine alan ipoteği atmalı, Türk modernleşmesinin tarihi eleştirel bir gözle yeniden değerlendirilmelidir." Ancak bu kambur atıldıktan sonradır ki, Kemal Atatürk adındaki parıltılı ve trajik insan, gerçek boyutlarında ele alınabilir; Türkiye gibi toplumlarda yüzyılda bir yetişen bu büyük kabiliyet, olağanüstü ihtirasları ve olağanüstü hatalarıyla, tarihte ait olduğu yere konabilir."
Neden Altını Çizdim?
Bana en çok (c) şıkkı olabilirmiş gibi geliyor...

İtilaf devletleri Yunanlıları neden harcadılar?

Görünen odur ki Yunanlılar İtilaf devletleri tarafından Anadolu'ya piyon olarak sürülmüşler, sonra feda edilmişlerdir. Feda edilişlerinin nedeni, Türk direnişinin umulmadık gücü olabilir. Diğer muhtemel nedenler arasında şunlar da sayılabilir: a. Yunan ordusunun tahmin edilenden daha zayıf çıkması, b. Yunan iç politikasının istenmeyen bir yönde değişmesi, c. Yunanlıları Anadolu'ya sürmekle elde edilmesi tasarlanan faydaların elde edilmiş olması. d. İngiltere'de iç politik dengelerin, başbakan Lloyd George'un Yunan yanlısı politikasını sürdürmesine izin vermemesi, e. Uluslararası dengelerdeki değişim (örneğin ABD desteğinin çekilmesi, Fransız ittifakının bozulması, Rus tehlikesinin artması...) nedeniyle İngiliz politikasının değişmesi.

Türü
Hatırat
Sayfa Sayısı
384
Baskı Tarihi
2005
Yazılış Tarihi
1982
ISBN
975-00125-1-8
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Doğu Kütüphânesi
Editörü
Halil Açıkgöz
Bu kitabın yazarı aslında Halil Açıkgöz ancak altını çizdiğimiz tüm satırlar Cemil Meriç'e ait olduğundan yazarı Cemil Meriç olarak girdik.
Neden Altını Çizdim?
Bugün vaziyet belki de daha vahim hale gelmiş değil mi?

Hocalarımız hakkında acıtıcı bir tespit

Evlâdım, sizlere ümmiler hocalık yapıyor. (25 Temmuz 1977)