Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi? Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur. "Mutlak bir hayranlık daima sathidir.

Edebiyatta Mantık

Anlaşılmayan bir eser ya hezeyandır, paletin üstündeki boyalar gibi mânâsız bir renk yığını, kurutma kâğıdının üstüne çıkmış sözlerin tesadüfle yan yana gelmesi gibi mânâsız bir kelime yığını, piyanonun tuşları üstüne sürtünen bir dirseğin rastgele çıkardığı notalar gibi mânâsız bir ses yığınıdır; yahud ince dokumasını her gözün seçemediği sıkı ve girift bir mânâ örgüsüdür. Bu karanlığın içinde münekkid bir kibrit çaktığı zaman, ya eserin içini tamtakır bulur yahud gölgeye sinmiş, sıcak, derin ve ihtişamlı mânâlar keşfeder. Halk bunun ikisini birbirinden ayıramadığı için ikisini de reddeder; züppe de bunun ikisini birbirinden ayıramaz, fakat ikisini de kabul eder. Halkın yeni bir eseri reddetmesi için onu anlamaması, züppenin anlaşılmayan bir eseri beğenmesi için onu yeni bulması kâfidir. Anlaşılmayan bir eserde kabahatin yazana mı, okuyana mı, ait olduğunu tayin etmek birçok münakaşalara yol açacak derecede zor olduğu için, bundan şarlatanlar istifade etmek isterler. İki harp arası devri, bütün dünyada, hakikî san'atkârla kalpazan arasındaki farkın önünde şaşıran tenkidin halka tesir etmeyen akim müdahaleleri içinde geçti. "Mânâ" ve "mantık" birbirine karıştırılıyordu. Halbuki mantıkla münasebeti olmayan bir şeyin mânâsız ve mutlaka mantığa muhalif olması lâzım gelmez. Meselâ güftesi olmayan bir bestenin mantıkla münasebeti yoktur, çünkü bu musiki cümlesi mantıkî kaziyelerden teşekkül etmemiştir; fakat bunun mantığa zıt olduğunu, hezeyan olduğunu söyleyemeyiz; çünkü bu ses cümlesinin mantığı yoksa da mânâsı vardır. Yahud "pireyi deve yapmak, habbeyi kubbe yapmak" gibi tâbirler mantıksız oldukları halde, mübalâğa ifade ettikleri için manâlıdırlar. "İğne ile kuyu kazdım" diyen adamın da çıldırdığına hükmedemeyiz. Tasvir-i Efkâr, 18 Nisan 1941

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi? Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur. "Mutlak bir hayranlık daima sathidir.

Edebiyatta Mantık

Geceyle aramızda mavi bir şey sallanır Ki ölüm kadar uzak, ki ölüm kadar güzel mısraları karşısında bir mantıkçı sorabilir: - Nedir o sallanan şey? Neden mavi? Neden ölüme benziyor? Neden güzel? Ölüm sallanır mı? Ölüm mavi midir, güzel midir? Duman var hemşerim ormanda Duman ağaçların rüyası! mısraları önünde de mantıkçıyı susturmak mümkün* değildir. Yahut da, şiirin kesafetini ve bu kesafetten doğan seyyalesini feda ederek ona uzun uzun ve kaba kaba anlatmak lâzımdır: Bâzı dalgın ve hüzünlü anlarımızda gecenin şeffaf ve lâcivert karanlığı ile aramızda mavi bir şey sallanır gibi olur. Hakikatte sallanmaz; bu, gece ile ruhumuz arasındaki münasebeti cisimsiz bir renk gibi az çok müşahhas bir hale koymak isteyen bir hayaldir. O kederli ve yorgun ağızda bize güzel görünen ölüm de, bazan hayatın gecesiyle bizim aramızda adetâ gözle görünen mavi bir şey gibi dalgalanır. Öteki mısralara gelince şüphesiz, mahlûkat arasında hayvanlardan başka uykuya dalan yoktur. Ağaçlar rüya görmez. Fakat burada şâir, dumanı ağaçların rüyası gibi tasavvur ederken hem ormanı daha canlı bir hale getiriyor, hem de ilh... Şiir bakımından böyle bir izah o mısralardan daha mânâsız olduğu halde mantıkçıyı tatmin edebilir, fakat şâiri güldürür. "Mantıksız-mânâlı" ve "mantıksız-mânâsız" arasındaki farkın anlaşılmamasını istismar eden şarlatanların san'atkârlar arasına karışması yeni san'atların anarşisini doğurmuştur. Tasvir-i Efkâr, 18 Nisan 1941

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi? Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur. "Mutlak bir hayranlık daima sathidir.

Edebiyatımız Belediyesizdir

Genç şiirimizde görünen fantezi temayülleri, garabetler, aykırılıklar, belirsizlikler, küstahlık derecesindeki fikir ve hayal cür'etleri taassupsuz, fakat müsamahasız bir tasfiyeye muhtaçtır. Şarlatanı samimîden ayıracak bir tenkit, yenilik işportalarını dolduran karışık ve hileli eserleri ayıkladıktan sonra halisin revacını temin etmiş olur. Belediyenin kimyahanesinde yağ muayene edilir gibi her eser tenkidin lâboratuvarına sevkedilmelidir. Henüz böyle bir tahlilhane yoktur, çünkü edebiyatımız belediyesizdir.

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi? Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur. "Mutlak bir hayranlık daima sathidir.

Garb Kalıbı Içinde Şark An'anesi

../ Genç neslin en güzel hikâyeleri bunlarsa, Türk hikâyesinin, doğduğu tarihdenberi, benimsemeğe çalıştığı garb kalıbı içinde şark an'anesine sadık kalmağa devam ettiği görülür: Tam bir kompozisyon beceriksizliği içinde, hayata ve tabiata karşı kayıtsız, müşahedesiz ve tahlilsiz, gözleri dışarıya baktığı zaman bile nefsindeki hâdise âlemine dönük ve çoğu nesre çevrilmiş birer şiir gibi şahsî hassasiyet ifadelerinden ibaret, hatıra, intiba ve illüzyon hulâsaları... /../ Bütün bu saydığım hatıra, intiba, buhran, şok anları ve tasvirler, edebiyatımızın oryantal ve santimantal an'anesini devam ettiren tarihî istidatlarıdır. Hikayecilerimizden ve romancılarımızdan beklenen şey, bu kalitelere, insan ruhunun karanlık taraflarına dalabilecek birer tahlil huzmesi katabilmeleridir.

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi? Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur. "Mutlak bir hayranlık daima sathidir.

Türk Şiiri Belediyesizdir

Genç şiirimizde görünen fantezi temayülleri, garabetler, aykırılıklar, belirsizlikler, küstahlık derecesindeki fikir ve hayal cür'etleri taassupsuz, fakat müsamahasız bir tasfiyeye muhtaçtır. Şarlatanı samimîden ayıracak bir tenkit, yenilik işportalarını dolduran karışık ve hileli eserleri ayıkladıktan sonra halisin revacını temin etmiş olur. Belediyenin kimyahanesinde yağ muayene edilir gibi her eser tenkidin lâboratuvarına sevkedilmelidir. Henüz böyle bir tahlilhane yoktur, çünkü edebiyatımız belediyesizdir.

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi? Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur. "Mutlak bir hayranlık daima sathidir.

Türk Hikayeciliği

(Bir Hikaye Antolojisinden bahsettikten sonra…) Genç neslin en güzel hikâyeleri bunlarsa, Türk hikâyesinin, doğduğu tarihdenberi, benimsemeğe çalıştığı garb kalıbı içinde şark an'anasine sadık kalmağa devam ettiği görülür: Tam bir kompozisyon beceriksizliği içinde, hayata ve tabiata karşı kayıtsız, müşahedesiz ve tahlilsiz, gözleri dışarıya baktığı zaman bile nefsindeki hâdise âlemine dönük ve çoğu nesre çevrilmiş birer şiir gibi şahsî hassasiyet ifadelerinden ibaret, hatıra, intiba ve illüzyon hulâsaları... Bütün bu saydığım hatıra, intiba, buhran, şok anları ve tasvirler, edebiyatımızın oryantal ve santimantal an'anesini devam ettiren tarihî istidatlarıdır. Hikayecilerimizden ve romancılarımızdan beklenen şey, bu kalitelere, insan ruhunun karanlık taraflarına dalabilecek birer tahlil huzmesi katabilmeleridir. Bu antoloji bize henüz garp hikâyesinin en büyük vasfını teşkil eden bir tahlil istidadı müjdelemiyor.

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi? Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur. "Mutlak bir hayranlık daima sathidir.

Yerli Söz İstihsali

"Öz Türkçe" deyip durduğumuz, pürüzleri ayıklanmış, yabancı tortulardan elenmiş ve süzülmüş güzel dille yazmak hem çok kolaydır, hem de çok güç. Kolaydır; eğer yazının içinde mücerred fikirler, mefhumlar, ilim tedbirleri ve ıstılahları değil de basit maddî eşya arasındaki münasebetleri anlatmakla kalacaksak. Meselâ: "Bir keskin ok gibi yüreğimi delip geçen bakışlarında bir kaplan derisinin menevişli ve soğuk pırıltısı var. Dizimde yatan altın başında güneşi içmiş sıcak, parlak bir dalga gibi köpüren saçlarına uzanan bu ufacık el senin mi? Ne arar oralarda? Eşinden ayrılmış bir kuş gibi o altın ormanda yolunu şaşırmasın, yavrum!" Alabildiğine uzatabileceğimiz bu türlü soğuk ve alelâde âşıkdaşlık edebiyatı içinde yabancı söz bulundurmamak çok kolaydır. Öz Türkçe örneği olarak, piyasaya her eli kalem tutanın bir saniyede karalayıvereceği böyle kof ve yavan bir yığın cümle süren şair ve fıkra muharrirleri için "pırlanta gibi Türkçe'si var, sedef gibi İstanbul diliyle yazıyor!" hükmünü verenlerimiz az değildir. Mevzuun bu kadar boşluğunu bir kere kabul etmiş olduktan sonra en temiz, en güzel, en öz Türkçe konuşan büyük hatipleri altı yaşındaki çocuklar arasında bulmak mümkün olur. "Anne! Kapının önünden bir dilenci geçiyordu. Benden para istedi. Avucumda senin bana demin verdiğin gündelik vardı. Elimi uzattım ve bu parayı ona verdim. İyi etmedim mi?" diye soran çocuk, yukarıda, yazılarından bir parçayı taklid ettiğimiz herhangi bir şair veya muharrirden şüphesiz daha temiz ve tabiî Türkçe söylemiş olur. Öz dilden maksat ne biri, ne de ötekidir; dâva bilhassa mücerred fikirleri elden geldiği kadar, yani lengüistik tekâmül prensiplerini örselemeden, Türk şivesini ve nahvini bozmadan yabancı sözleri atarak bildirmektir. İş-te güç olan budur. Ben hiç bir zaman Ömer Seyfed-din'den veya Refik Halit'ten bahsedilirken bunların güzel Türkçe yazmalarına hayran olanların mantığını anlamadım. Bu iki muharrir veya benzerleri gibi sade değil, basit yazmaya kalktıktan sonra, ortada çocuklarla yarış edebilecek hiç bir edebiyatçı kalmaz. Bu iki muharririn de yüksek hikayeci kıymetlerini inkâr etmek istemiyorum. Fakat tasarladıkları vak'aları hiç bir tahlil ve tefekkür adesesinden geçirmeden bir masal tekniğiyle yazan bu san'atkârların yabancı sözlere esasen pek az muhtaç olduklarını anlatmak niyetindeyim. Eğer biri toprakta, biri de millî şuurda birer iskelet halinde yatan bu müdafaasız insanları tenkit etmek bir zebünküşlük oluyorsa, her ikisinin yerine aramızda sağ bulunanlardan pek çok misâller koymak mümkündür. Yine san'at kıymetlerini ayırmak şartiyle meselâ Nazım Hikmet, meselâ Reşat Nuri, meselâ Vâlâ Nureddin ilh... dostlarımız. Kimi halk için yazdığı iddiasiyle basit propaganda fikirlerinin içine kaba heyecanlar dolduran, kimi de roman vak'alarını tabiî hareket ve hassasiyet merkezlerine bağlayarak, fikir mihrakından geçirmeksizin, olduğu gibi yazan, kimi de âmiyane konuşma üslûbunu kendine hâs bir muvaffakiyetle yazıya nakleden bu her biri ayrı ayrı kıymette üç aziz meslektaş ne kadar mes'utturlar, ki insan ruhunun ve zekâsının çapraşık, derin köklerine inmeğe muhtaç olmadıkları için, öz Türkçe'yi ana dili sadeliğiyle yazabilirler. Hafta, 13 Şubat 1935

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi? Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur. "Mutlak bir hayranlık daima sathidir.

Boyalı Cümle

Yalnız, gece yanlarından sonra, köşe başlarında bekleyerek en yabancı adama en mahrem bakışlarla gözlerini süzen kadının renksiz ve kabuklu dudağı; yalnız bir macuncunun, bir virane çocuğuna sürdüğü kırmızı ibikli şeker; yalnız bardağı kırk paraya satılsa bile kâr getiren ve rengi taklit ettiği meyvadan daha kırmızı sakarinli şerbet boyalı değildir. Aslî maddelerinin sefaletini katmer katmer boya tabakaları altında gizlemeye yeltenen elvan yazılar da vardır.Bunların içinde bilgi ve zekâ malzemesi kıt olduğu nisbette, edebî hayallerin en aşağı cinsleri, hiç bir sağlam ve şahsî fikirde müeyyidesini bulmamış sıra sıra teşbihler ve semboller, cılk ve abraş renklerle ifadenin sathını kaplarlar.Aptalların hayranlığını avlayan ve eskilerin "Teşâur" diye ayıpladıkları boyalı cümlenin müşterisi azaldıkça telâşı artan yazıcının, seksen milyonuncu tab'ı yapılmış fikirlerden ibaret sermayesi de tükendiği için, miskin imanlara veya açıktan küfürlere kadar gitmesi kaleminin son deprenişidir.Ayda Bir, 1 Eylül 1935

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
278
Baskı Tarihi
1990
Yazılış Tarihi
1976
ISBN
975-437-035-4
Baskı Sayısı
3. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Objektif serisinin sekizinci kitabı.

Şark-Garb Münakaşasına Bir Bakış

Bir bakıma şark, garbın bir nevi gayri şuur alemidir: Parçaların değil, bütünün şartlarını, imkânların imkânını saklayan bu büyük ve gizli ruh diyarı içinde vahdetlerin mırıltısı uzanır. Daima hepleri, bütünleri kucaklamak için alabildiğine genişleyen şark tecessüsü, tahlilden ziyade terkibe gider, parçadan ve sayıdan kaçar; eşya ile perakende muameleyi hakir gören toptana bir tefekkürdür o; büyük sezişin gıdalarını tahlilci ilmin vitrininde değil, vahdetçi felsefenin depolarında arar. Maddenin fethine çıkan garp, tabiatla kavgasında teferruata daldı; tahlil neşterinden başka elinde silâhı yoktu; dikkati ancak varlığın mikroskop adesesine isabet eden parçası üstünde kaldı; külü göremedi ve vahdetten uzaklaştı. Şark terkiplere sadık kaldı ve yaratılış manzumesinden başka hiçbir noktaya alâkasını dağıtmadı. Biri, garp, gözlerini toprağa ve maddeye sapladı; öteki, şark, bakışlarını yıldızlardan ayırmadı. Avrupalı, gemisinin makine dairesinde tabiatı ram etmeğe çalışan bir çarkçı ustası ise, Asyalı, kaptan köprüsünde, feza ile yıldızlar, sular ve rüzgârlarla konuşan tabiatın büyük cevherlerini istintak eden hayalperver bir süvaridir. Genişlikleri ve nâmütenahiliği içine almağa, cihetleri tanımağa çalışır. Vahdetleri kavrayan her fantezi kabiliyeti yalnız onda vardır. Kültür Haftası, 1935

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi? Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur. "Mutlak bir hayranlık daima sathidir.

Edebi Kısırlık

Divan şâirleri velûd değildiler. Birkaçı müstesna, her birinin bütün edebî mahsulü tek bir divanın içine sığabil-miştir. Koskoca Nedîm dasdaracık bir cildin içinde başlar ve biter. Eğer bu Divanın da sık sık tekerrür eden mazmunlarını, padişaha veya vezirine yaranmak için sulandırılmış taraflarını, gazel ve kaside şekillerine ait muayyen bir hacim zaruretinden doğma, şiirin muhtaç olduğu tasarruftan mahrum; şişkinliklerini de çıkarırsanız, geriye /../ Ahmed Haşimin ve Yahya Kemal'in birkaç saksıyı güç dolduran manzumeleri, garp şiirinin geniş bahçeleri yanında, ancak esvablarımızı süsleyen birer yaka çiçeği halinde kalıyor. Bu kısırlık, aruzun bu iki şairde son nefesini vermesiyle de izah edilebilir. Altında büyük bir muhteva inkılâbı olmayan hiç bir edebî şekil inkılâbı yoktur. Aruzun iflâsını mânâsız ve olmasıyla olmaması müsavi bir şekil hâdisesinden ibaret telâkki edemeyiz. Aruzla beraber bütün bir imparatorluğun şiir görüşü ve zevki de yıkılmıştır. Büyük bir inkılâb rüzgârıyle bozulan şiir bahçelerinin son mahsullerinde gördüğümüz kıtlığın izahını tarihimizde arayalım. O zaman sosyal ve siyasî hâdiselerle edebiyat arasındaki sıkı münasebeti çözmeğe de başlamış olacağız. Cumhuriyet, 10 Haziran 1938