Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
420
Baskı Tarihi
2005
Baskı Sayısı
0. Baskı
Mütercimi
Hasan Tuncay Başoğlu
Bosna'nın özgürlük mücadelesiyle özdeşleşen Aliya İzzetbegoviç, siyasi bir figür olmanın yanında aynı zamanda çok önemli bir düşünür de. Onun eylemci kişiliğinin yanı sıra kendisini ele veren bilge kişiliği, öncülük ettiği özgürlük mücadelesinin karakterini belirlemiştir. Bu kitap, Aliya İzzetbegoviç'in bilge kişiliğinin billurlaştırdığı düşünce yoğunluklu metinlerden oluşmaktadır. Kısa ancak yoğun ve çarpıcı notlarda kendisini ele veren fikri derinlik, onun tarih kurucu kişiliğinin entelektüel boyutu hakkında zengin ipuçları vermektedir.
Özgürlüğe Kaçışım (Zindandan Notlar)
Cüretkar bir binaya bak: Onu betonların veya içine yerleştirilmiş çeliğin birarada tuttuğu doğrudur; ama esas doğru olan, onu birarada tutan şeyin temel denge ve oranları içindeki düşünce olduğudur.
Korsan Partisi ve Türkiye
Bu devlet başından beri mi böyleydi yoksa yolun bir yerinde mi sapıttı tam bilmiyorum ama kadroları ve gittikçe sırıtan saçmalıklarıyla bu devlet topluma yük.
Bir devletin en yüce mahkemesi olan Yargıtay’ın başsavcısının konuşmasını geçen gün dinledik.
Başsavcı öyle bir konuşma yaptı ki mantığın, aklın, zekânın bizim devlet görevlileri için hiçbir önemi olmadığını gösterdi.
“Laiklik konusunu gündemden düşürmek için ekonomik kalkınma öne çıkartılıyormuş,” söylediği bu.
Ne laikliği biliyor, ne muhafazakârlığı biliyor, ne ekonomiyi biliyor, ne de hukuku biliyor.
Zaten bildiğini iddia eden, bu sözleri savunan kimse de çıkmadı.
İyi de, bu adam Yargıtay Başsavcısı.
İnsanların hatta ülkenin kaderi hakkında kararlar veriyor.
Parti kapatma davaları açıyor.
Böyle biri o makama nasıl geldi?
Nasıl bir devlet yapısı, nasıl bir devlet mekanizması bu düzeydeki birini o mevkilere çıkartır?
Bu devlet, bu toplumun çok gerisinde.
Ayağımıza takılı bir pranga gibi.
Devletin gücünü, kendi mantıksızlığına alet eden bu görevliler yüzünden Türkiye her attığı adımda çelmeleniyor.
Gelişmişlikle Türkiye arasında bu insanlar duruyor.
Ve, biz hayatımızı anlamsız tartışmalarla geçiriyoruz.
Bu devletle hiçbir şey yapamayız.
Devlet görevlilerinin düzeyini yükseltmek, bilgiyi, mantığı, zekâyı devlet için de önemli hale getirmeliyiz.
Devlet görevlilerinin “saçmalama” özgürlüğünü bu insanların elinden almalıyız.
Devlet darmadağınık bizde.
Genelkurmay Başkanı da, Poyrazköy’de bulunan silahların “orduya ait” olmadığını söylemişti.
Dün Star gazetesi, bu silahların çoğunun orduya ait olduğunu belgeledi.
Elindeki silahların envanterini bilmeyen, hangi silahların kaybolduğunu takip edemeyen bir ordu.
Bu ordunun başındaki general de bize “terörle yaşamaya” alışmamız gerektiğini söyleyerek Kürt sorununun çözüm ihtimalinin olmadığını vurguluyor.
Devletin zirvelerinde, sorunların çözümünü değil aksine iyice çoğalmasını isteyen insanlar dolaşıyor.
Gelişmek, kalkınmak, toplumun mutluluğu, barış, zenginlik umurlarında değil.
Halkı “köleleri” gibi görüyorlar ve bizim bu kanlı çıkmazın içinde debelenmemizi istiyorlar.
Ya gerçeklerden ve hayattan tümüyle kopuklar...
Ya da bu ülkeye tümden düşmanlar.
Bilinçli bir “düşmanlık” beslediklerini sanmam, galiba hayatı hiç anlamıyorlar, çağı kavramıyorlar, gerçekleri görmüyorlar.
Ülkeyi de gerçeklerden kopartmaya uğraşıyorlar.
Onların yüzünden biz de “hayatın” ne olduğunu göremez hale geldik.
Halbuki yeryüzünün başka yerlerinde “başka” bir hayat yaşanıyor.
İsveç’te yeni bir parti kuruldu.
Korsan Partisi.
Ve, bu parti Avrupa Parlamentosu’na üye soktu seçimlerde.
Partinin programı ve amacı ne biliyor musunuz?
İnternet özgürlüğünü ve internetteki bilgilerin, müziklerin, görüntülerin serbest paylaşımını sağlamak.
Artık dünya siyasetinin konuları değişiyor.
İnternet amaçlı partiler kuruluyor, bu partiler taraftar buluyor, seçimlere katılıyor, kazanıyor.
Başka bir hayatın partileri bunlar.
Biz ise hâlâ “laikliği”, Kürt sorununu, ekonomik kalkınmanın tehlikelerini, topraktan çıkan silahların sahibini tartışıyoruz.
Ormanda unutulmuş “kurt çocuk” gibiyiz.
Birtakım tuhaf sesler çıkartıyoruz.
Ne söylediğimizi, ne dediğimizi, ne istediğimizi kimse anlamıyor.
Böyle bir devletle ve böyle devlet görevlileriyle bizi anlamaları da mümkün değil.
Hapishanede işkenceyle adam öldürüp sonra diğer mahkûmlara “sizin de sonunuz onlar gibi olur” diyen müdürler de, insanları enselerinden vuran subaylar da, daha sonra avukatlığa geçen ve “Kürtlerin ölmesini istemek fikir özgürlüğüdür” diyen eski yargıçlar da, ekonomik kalkınmayı laikliğin düşmanı sanan başsavcılar da, kendi silahlarının envanterini bilmeyen generaller de bu devletin içinde.
Bu kadrolarla bu devlet çağa nasıl ayak uyduracak, değişimi nasıl algılayacak, Bilgi Çağı’nın ne anlama geldiğini, evrensel hukukun önemini, özgürlüğü nasıl anlayacak?
Kendileri anlamadıkları gibi “anlayanları” da hain sanıyorlar.
Bu devlet kendi kendini değiştiremez.
Onu biz değiştireceğiz.
Bunun ilk adımı da devlet görevlilerinin tuhaflığını görmemiz ve göstermemiz.
Bıkmadan, usanmadan, buna karşı çıkmanın bile saçmalığın bir parçası olmak anlamına geldiğini bilmenin sıkıntısına kapılmadan, gerçekleri söyleyerek yapacağız bunu.
Başka da bir çaresi yok gibi gözüküyor.
09.06.2009
Türü
Roman
Sayfa Sayısı
391
Baskı Tarihi
2006
Yazılış Tarihi
1951
ISBN
978-975-437-057-7
Baskı Sayısı
16. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Peyami Safa, bu eserinde insanlığı materyalizmin kör çenberini kırmağa, kendini kaydettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır. Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah'ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükun bulamıyacaktır.
Kendini Devrimci Yetiştirmek
Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
223
Baskı Tarihi
2007
ISBN
978-975-6004-38-8
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
Ankara
Editörü
Doç.Dr.Hicabi Kırlangıç-Doç.Dr Derya Örs
Mütercimi
Doç.Dr. Ejder Okumuş
Orijinal Adı
Hudsazi İnkılabi
Tamamı 37 kitaptan müteşekkil Ali Şeriatî külliyatı’nın ikinci kitabı olarak yayımlanan bu eserin tercümesini değeri akademisyen Doç. Dr. Ejder OKUMUŞ yapmıştır. Kitap önsöz ve on bölümden oluşmaktadır.
Hür
"Hüsran ya da kurtuluş seçiminde bir insan.
Hür ,bütün durumlarda hürdür.Başına bir zorluk,sıkıntı ve bela geldiğinde,yani zamanın balyozu ona bir darbe indirdiğinde,başını sabırlı bir örs yapar.Başına müsibetler isabet etse,boynuna esaret zincirleri vursalar ve kolaylıkların yerini zorluklar alsa; o yine kırılamaz,yenilemez ve yolundan döndürülemez.Bütün bu durumlar içerisinde de o,hürdür."
İmam Sadık
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
420
Baskı Tarihi
2005
Baskı Sayısı
0. Baskı
Mütercimi
Hasan Tuncay Başoğlu
Bosna'nın özgürlük mücadelesiyle özdeşleşen Aliya İzzetbegoviç, siyasi bir figür olmanın yanında aynı zamanda çok önemli bir düşünür de. Onun eylemci kişiliğinin yanı sıra kendisini ele veren bilge kişiliği, öncülük ettiği özgürlük mücadelesinin karakterini belirlemiştir. Bu kitap, Aliya İzzetbegoviç'in bilge kişiliğinin billurlaştırdığı düşünce yoğunluklu metinlerden oluşmaktadır. Kısa ancak yoğun ve çarpıcı notlarda kendisini ele veren fikri derinlik, onun tarih kurucu kişiliğinin entelektüel boyutu hakkında zengin ipuçları vermektedir.
Özgürlüğe Kaçışım (Zindandan Notlar)
Çin ''Kültür Devrimi'', insanlık tarihindeki (geçmişi silmeye yönelik) en radikal ve en kapsamlı teşebbüstü; sadece şimdiki ve gelecekteki nesilleri farklı geçmişin tesirinden uzaklaştırmak için değil, bizzat geçmişin hatırasını bile bu nesillerin şuurundan silmek üzere yapılmıştı. Herhangi bir kimsenin benzer bir hırsla hareket edip etmediğini bilmiyoruz. Belki 1920'ler Türkiye'sinin durumu buna benzetilebilir.
Sayfa Sayısı
180
Yazılış Tarihi
2009
Baskı Sayısı
3. Baskı
"Hakikate ulaşmak isteyen, öfkesinden ölmeyi göze almalı..."
Yürekleriyle yazan, konuşan, eleştiren ve bilincimizi aydınlatan dört kadın bir araya geliyor. İsimler, farklı görüş ve düşüncelere sahipler ama belki de onları bir araya getiren ortak payda, Türkiye sevdaları, samimiyetleri ve inançları...
Alev Alatlı: Olayları sükunetle karşılıyor. Tek tahammül edemediği, körü körüne inançlar ve karanlık... Düşünülmeyeni düşünüyor ve felsefesi ile kendimizi 'sorgulamaya' davet ediyor.
Ayşe Kulin
Nurşen Mazıcı
Liz Behmoaras
Yabancı Dilde Eğitim
Özellikle fen bilimlerini kendi dilinizde öğrenmezseniz, öğrenemiyorsunuz. Papağan gibi oluyorsunuz. Muallim oluyorsunuz... Ama alim asla olamıyorsunuz. Çünkü bu, içinize sindirtmiyor kavramları, düşünceleri.
Örneğin, trigonometri. 'Tri' kelimesinin 'üç' olduğunu bilmediğiniz zaman, bu trigonometri Allah'ın derdi bir problem olur. Differansiyel dersiniz, onu bunu dersiniz, böyle bir sürü laf vardır... Bunlar, bir türlü içinize oturmaz. Niye oturmaz biliyor musunuz? O matematiği, ruhunu bilen hocalar çevirmediği için oturtamazsınız.
Sayfa Sayısı
168
Baskı Tarihi
Şubat 2009
ISBN
978-9944-298-31-5
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Editörü
Cenk Özkömür
Bir şey ya öyledir ya da değildir. Gökyüzü ya mavidir ya da mavi değildir. Hem mavi hem de mavi değil olamaz. Doğru düşünme sanatı, iki bin yıldır Hazreti’den soruluyor ama sahici dünya Aristo’nun tanımladığı gibi değil.
Bir kere, hiçbir şey sabit değil. Her şey, her an değişiyor. İkincisi, dünya siyah-beyaz değil, gri. Kırçıl. Kesin olan hiçbir şey yok. Dünyanın atmosferini molekül molekül tanımlayabilseniz bile, atmosferi yeryüzünden ayıran kesin çizgiyi bulamıyorsunuz.
Neden Altını Çizdim?
Buradan anlaşılan şu: iman da küfür de inanç ekseninde yapılmış bir tercihtir! Bu durumda inançsızlık diye bir şey yoktur!
İnanmamak da iman gerektirir!
Amerikan toplumundan dini tamamen silmek isteyenler, iman sahibi insanları hemen her zaman yobazlarla bir tutmaktadırlar. Kesinlikle bilinemeyecek şeylerin var olduğu bir dünyada, dini inançları cehalet ve kaçıklıkla özdeşleştirip yol verenlerin, aslında kendi cehaletlerini sergiliyor olmaları ironiktir. Gördüklerimizi çekip çeviren bir Yaradan var mıdır? Ölümden sonra hayat var mıdır? Kesin olarak bilen kimse yoktur. Yaradan'ın varlığına ve ölümden sonra hayata inanmak, iman sahibi olmayı gerektirir. Ne ki Yaradan'a ya da öbür dünyaya inanmamak da bir o kadar iman gerektirir.
Sayfa Sayısı
168
Baskı Tarihi
Şubat 2009
ISBN
978-9944-298-31-5
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Editörü
Cenk Özkömür
Bir şey ya öyledir ya da değildir. Gökyüzü ya mavidir ya da mavi değildir. Hem mavi hem de mavi değil olamaz. Doğru düşünme sanatı, iki bin yıldır Hazreti’den soruluyor ama sahici dünya Aristo’nun tanımladığı gibi değil.
Bir kere, hiçbir şey sabit değil. Her şey, her an değişiyor. İkincisi, dünya siyah-beyaz değil, gri. Kırçıl. Kesin olan hiçbir şey yok. Dünyanın atmosferini molekül molekül tanımlayabilseniz bile, atmosferi yeryüzünden ayıran kesin çizgiyi bulamıyorsunuz.
Neden Altını Çizdim?
Biraz abartılı bir yaklaşım!...
Doğu Medeniyetini Nerede Aramak Lazım?
Diyeceğim, bir "Doğu" arayacaksak, Doğu, Buda'dadır, Şinto'dadır, Zen'dedir. Bizim Batılıdan farkımız, göreli bir yoksulluktan ibarettir. Bu bağlamda, Huntington'u da fevkalâde kaba, hatta zevzek bulurum. Sadece o da değil, Batı entelijensiyasmın hemen tümü, nicedir çok kötü bir sınav veriyor.
Sayfa Sayısı
168
Baskı Tarihi
Şubat 2009
ISBN
978-9944-298-31-5
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Editörü
Cenk Özkömür
Bir şey ya öyledir ya da değildir. Gökyüzü ya mavidir ya da mavi değildir. Hem mavi hem de mavi değil olamaz. Doğru düşünme sanatı, iki bin yıldır Hazreti’den soruluyor ama sahici dünya Aristo’nun tanımladığı gibi değil.
Bir kere, hiçbir şey sabit değil. Her şey, her an değişiyor. İkincisi, dünya siyah-beyaz değil, gri. Kırçıl. Kesin olan hiçbir şey yok. Dünyanın atmosferini molekül molekül tanımlayabilseniz bile, atmosferi yeryüzünden ayıran kesin çizgiyi bulamıyorsunuz.
Neden Altını Çizdim?
Bu satırlar bugün yaşadığımız o kadar çok şeyin altında yatan felsefeyi açıklıyor. Ergenekon'dan Türkan Saylan hakkındaki tartışmalara, pozitivizmden jakobenizme birçok tartışmanın altında bu anlatılanlar var!
Felsefede Kırılma Noktası
İnsanoğlunun birtakım bilgilerle doğup doğmadığı meselesi, dinlerin ve felsefenin yüzyıllardır irdelediği bir meseledir. Kitaplı dinler, beşerin dünyada Yaratan'ın bilgisi ile geldiğini, iyilik-kötülük ayırdının fıtrî olduğunu savunurlar. A priori bilginin mutlak, "apaçık" "kalbi" bilgi olduğuna, insanoğlunun ruhanî ve aklî melekeleri eksiksiz olarak doğduğuna dair inanç, 17. yüzyıla kadar, Batı felsefe ve ilahiyatının temelini teşkil eder.
Bu inanç, Aydınlanma ile sarsılır. Aydınlanma Çağı öncesinde dünya ve kâinatın işleyişine, insanın doğasına ilişkin "doğrular" ifadelerini kutsal kitaplarda bulan vahiy yoluyla saptanırken, Aristo'yu kaynak edinen, Kopernik, Kepler, Galile ve Newton'la devam eden buluşlar, eski bilgileri değiştirmiştir.
Kırılma noktalarının önde gelenlerinden birisinin John Locke'un 1690'da yayınlanan "İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme" ("An Essay Concerning Human Understanding") başlıklı makalesi olduğu kabul edilir.
Locke, bu makalesinde insanoğlunun ruhani ve akli melekeleri eksiksiz olarak doğmadığını, dünyaya boş bir levha olarak geldiğimizi, maruz kaldığımız fiziksel dürtü ve deneyimler tarafından biçimlendirildiğimizi,
etkilerin/deneyimlerin ürünü olduğumuzu iddia eder.
Batı felsefesinin bir diğer önemli ismi, Fransız Claude Adrien Helvetius, meseleyi buradan alır, 1758'de basılan De l'esprit isimli yapıtında, insan denilen bu boş levha'mn nasıl doldurulabileceğini anlatır. Helvetius'a göre, "mükemmel bir çevrenin yetiştireceği insanlar mutlak surette mükemmel insanlar olacaklardır. Mükemmel çevre, uygun eğitim ve yasalar demektir. Dolayısıyla, toplumsal ve siyasi düzen, insanın mükemmele ulaşmasını sağlayacak şekilde yeniden yapılanmalı, devlet azami sayıda insanı azami derecede mutlu edecek önlemleri almalıdır.
Helvetius'un boş levha ya da beyaz sayfa döneminin aydınları tarafından hızla benimsenir; dahası, aydınları, neyin akılcı ve erdemli olduğuna dair üstün bilgilerini uygulamaya koymak, edilgen gözlemcilikten çıkıp hayatı biçimlendirmek üzere harekete geçmeye
sevk eder. Aydınlara, halka önderlik etme görevinin biçilmesi de bu zamanda başlar. Aydınlar, din adamlarının rollerini üstlenmeye koyulurlar.
Aktivist (eylemci) aydınların yeşerdiği ilk iki ülke Fransa ve Rusya'dır. 1789 Devrimi öncesi Fransız aydınları "yurtsever" kulüplerde, edebiyat derneklerinde bir araya gelir, yeniden tanımladıkları akılcılık (rasyonalite), erdem gibi kavramları hayata geçirmeye çalışırlar.
Rusya'da, Helvetius'un akranı ve tartışmasız bir entelektüel olan Çariçe Yekaterina, insan ruhunun beyaz bir sayfa olduğuna, eğitimin bu beyaz sayfanın üzerine istenilen herhangi bir mesajı karalayabileceğine bütün kalbiyle inanır; "Yeni Bir İnsan Türü" yaratmak üzere misli görülmemiş eğitim seferberliğine girişir. Böylece, Rus aydınları (ki intellijenti denir) kendilerini toplum mühendisliği uzmanlığına yükselten, siyasi hırslarına meşruiyet kazandıran mükemmel insan yaratma davasını sahiplenirler. Yaşam savaşı veren
sıradan insanlar, yani, "halk", sıradan beceriler edine dururken, entelektüellerin genelin bilgisine sahip çıkıyor, insani uğraşları bilimselleştiriyor, ekonomi, siyaset, sosyoloji gibi yeni bilim dalları yaratıyor olmaları kabul görür.
Eylemci-aydınlar hareketinin bir tezahürü de halkların tarihleri boyunca doğru bildikleri birtakım bilgi ve kurumların hükümsüzleştirilmesidir. Doğru ve haklı olduklarından kesinlikle emin olan aydınların hükümetlerle ya da devletle kavgalaştıkları, isteklerinin kabul görmemesi ya da benimsenmemesini yetkililerin kötü niyetlerine verdikleri görülür.
Sayfa Sayısı
168
Baskı Tarihi
Şubat 2009
ISBN
978-9944-298-31-5
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Editörü
Cenk Özkömür
Bir şey ya öyledir ya da değildir. Gökyüzü ya mavidir ya da mavi değildir. Hem mavi hem de mavi değil olamaz. Doğru düşünme sanatı, iki bin yıldır Hazreti’den soruluyor ama sahici dünya Aristo’nun tanımladığı gibi değil.
Bir kere, hiçbir şey sabit değil. Her şey, her an değişiyor. İkincisi, dünya siyah-beyaz değil, gri. Kırçıl. Kesin olan hiçbir şey yok. Dünyanın atmosferini molekül molekül tanımlayabilseniz bile, atmosferi yeryüzünden ayıran kesin çizgiyi bulamıyorsunuz.
Kelimelerle Düşünmek ve Dilbilgisi
Düşüncenin düşüncesinin olmazsa olmazı, hammaddesi, tuğlası, demiri, çimentosu, harcı, dil. Akıl yürütme, mantıklı düşünce, dilin doğru kullanımına özen göstermeden mümkün olmuyor. Dilin doğru kullanımı ise dilbilgisi kurallarına mutlak riayet istiyor; küçümsediğimiz, kaytardığımız, öğrenmemek için elimizden geleni ardımıza koymadığımız dilbilgisinden bahsediyoruz. Anadilimizi ne kadar iyi kullanıyorsak, düşünce mantığımız da o kadar sağlam oluyor.
Bu bağlamda, Türkçenin kötü kullanımı = kusurlu mantık.