Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
192
Baskı Tarihi
Ocak 2013
ISBN
978-605-08-0273-3
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Editörü
Sakine Korkmaz
Gordon Childe ve Karşı Görüşler
İnsanoğlunun özgül tarihinin, yani onun uygarlığının tarihinin nasıl dönemselleştirilebileceği sorusuna getirilen en tartışmalı fakat en temelli cevap, Gordon Childe'ın cevabıdır. Childe, insanın yaşamını nasıl yeniden ürettiğine, yani geçimini nasıl sağladığına bakarak bir dönemselleştirme yapmıştır:
(i) İnsanın yaşamını avcılık ve toplayıcılıkla yeniden ürettiği Paleolitik Dönem,
(ii) İnsanın yaşamını tarım ve hayvancılıkla yeniden ürettiği Neolitik Dönem,
(iii) yaşamın manüfaktür ile yeniden üretildiği kentler ya da kent uygarlığı dönemi.
Gordon Childe, Paleolitik Dönem'i ünlü Tarihte Neler Oldu? adlı yapıtında 'Paleolitik Vahşet', Neolitik Dönem'i, 'Neolitik Barbarlık', üçüncü dönemi ise, 'Mezopotamya'da Kent Devrimi' başlıkları altında irdelemektedir.
Türü
Roman
Sayfa Sayısı
724
Baskı Tarihi
2004
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.
Oğuz Atay, özellikle Tutunamayanlar romanında, modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka,kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatır. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır.
Kültür, sadece bazı isimleri hatırlamaktan ibaret değildir
Hüsnü Bey bunalıyordu. Okumaya fazla düşkün olmadığı için, sadece kitaplarda isimlerini görmekle yetindiği filozoflar, kafasında birbirine karışıyor; Necmettin'in notlarından aklında kalan cümleleri hatırlamaya çalışıyordu. Bu Necmettin'in notları da ne kadar okunaksızdı. On Binlerin Ricatı'nı yazanın Aristophanes mi yoksa Ksenophanes mi olduğunu çözmeye çalışırken Platon'un aile nazariyesi, Dante'nin devlet mefhumuna karışıyordu. Hüsnü Beyin en büyük talihsizliklerinden biri de yanlış isimlerin daima daha önce aklına gelmesiydi. Kültür, sadece bazı isimleri hatırlamaktan ibaret değildir, deniliyordu. Kültür, bu isimleri yerli yerinde ve başka isimlerle münasebetini bilerek kullanmak demekti. Kelimeler, kelimeler... diye düşündü Hüsnü Bey, Shakespeare'in adını bile duymadığı halde. Bu kelimeler, kültür mü demekti? Hakikaten, kültür ne demek acaba? Hüsnü Bey için kültür onun dört kere tek dersten sınıfta kalmasına sebep olan Amme hocası Ordinaryüs Profesör -o zamanki adıyla müderris- Ekrem Galip Bey (Aydıner) demekti. Eğer böyleyse, 'Kültür', insanı küçümseyen, insanın ne mal olduğunu bir bakışta anlayan iri kıyım bir şey demekti.
Sayfa Sayısı
190
Yazılış Tarihi
1930
ISBN
978-975-10-3118-1
Basım Yeri
İstanbul
Editörü
Aslıhan Karay Özdaş
Bence, Refik Halit’in affı kararı üzerinde bu içli yazılarının tesiri büyük olmuştur. Atatürk’ün bunları okuyup duygulandığını yakından biliyorum. Fakat, birkaç zamandır gönlünde beslemekte olduğu bu af arzusunun nihayet kanuni bir şekilde uygulanmasına yol açan yazı –buna bir eser de diyebiliriz- öyle sanıyorum ki, Refik Halit’in Deli adlı küçük bir komedya kitabıdır.Atatürk, hiçbirimizin görmediği bilmediği bu eserciği nereden bulmuştu ve ona kim göndermişti hatırlayamıyorum.
Neden Altını Çizdim?
Osmanlı zamanında komaya giren Maruf Bey, yaklaşık yirmi sene komadan çıktığında rejim değişmiş, cumhuriyet ilan edilmiş, bıraktığı dünyadan geriye pek bir şey kalmamıştır. Bu hikâyenin mutlaka dizisi, filmi yapılmalı...
Fesuphanallah, alkışlanacak başka rezalet kalmamış mı?
MARUF BEY— (Özdemir'e hitaben) Ver bakayım şu gazeteyi...
ÖZDEMİR — (Yattığı yerden uzanır) İkdam yanımda değil, Cumhuriyet'i okuyunuz.
MARUF BEY — (Ürkerek) Senin ağzından başka laf çıkmaz mı? Bu hezeyanları nereden buluyorsun? Muhakkak Avrupa'daki Conlar gönderiyor, o Ahmet Rıza ve hempaları...
ÖZDEMİR — (Daima büyükbabasının sözlerine dikkatsiz) Bu gazeteyi tavsiye ederim, pek asridir. Geçen gün güzellik müsabakası tertip etti, size birinciliği kazanan kızın resmini göstereyim, bayılırsınız.
MARUF BEY— (Gazeteye henüz bakmadan) Rum mu? Galata haspalarından biri olacak, demek şimdi bu karıları müsabakaya sokuyorlar, resimlerini basıyorlar, beğenen...
ÖZDEMİR — Ne Rumu? Bizim Bakırköy'de akrabadan Şefik Bey yok mu, onun kızı... Meliha işte o.
MARUF BEY— (Teessüfle) Ben kızı tanımıyorum amma acıdım, niye böyle piyasaya düştü, babası zaptiye nezaretine müracaat edip men edemiyor mu?
ÖZDEMİR — Anlayamadım, ne buyurdunuz? Şefik Bey'e dün rast geldim, pek memnundu, kızını önüne katmış, azametle Boğaziçi'nde maarif vekilinin yalısına götürüyordu; halk etrafına birikmişti; alkışlıyordu.
MARUF BEY— Fesuphanallah, alkışlanacak başka rezalet kalmamış mı? Demek kendi eliyle götürüyor? Bırak bu bahsi oğlum, yüreğime inecek. (Gazeteye göz gezdirir) Yanlış vermişsin, al bu Tartı... Ben Fransızca bilmem.
ÖZDEMİR — Hangi Fransızca? Elinizdeki gazete Türkçedir.
MARUF BEY — (Tekrar dikkatle bakar, evirir, çevirir) Bu bizim torunlar da galiba hep alaycı... Yahu bunun içinde bir tek kelime Türkçe yok!
ÖZDEMİR — Ha sahi, siz bilmiyorsunuz, eski harflerin pabucu çoktan dama atıldı. Artık Arapça hurufat kullanmak yasak! Latince! Latince!
Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
520
Baskı Tarihi
Haziran 2006
Yazılış Tarihi
2006
ISBN
975-293-478-1
Baskı Sayısı
5. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
İpek Çalışlar’ın yazmış olduğu “Latife Hanım” kitabı Doğan Kitap’dan çıkmış ve 520 sayfa. Nurten Şerbetçi'nin Haksöz-Haber için yaptığı değerlendirme:
Cumhuriyet’in Elit Kadın Modeli
Yazan: Nurten ŞERBETÇİ
Yazı Kaynağı: Haksözhaber
Halide, Latife, Rakı ve Şarap
Mustafa Kemal Paşa, içkiye genelde mesafeli duran Halide Edip'i birlikte içki içmeye davet etti.
"İzmir zaferini kutluyoruz, siz de bizimle birlikte içmelisiniz!"
"Bugüne kadar hiç ağzıma rakı koymadım Paşam. Fakat şampanyayla kutlayabilirim" diye cevap verdi.
Mustafa Kemal Paşa rakı kadehini dudaklarına götürürken, eliyle Halide Edip'i gösterdi, "Hanımefendinin huzurunda ilk defa içiyorum. Yanında içmekten hep çekinmişizdir" diye sözlerine devam etti.
O gece, Latife de Halide Edip'e katılmış, rakıyı geri çevirip şampanyada karar kılmıştı. Mustafa Kemal, Halide Edip'in yorumuna göre Latife'nn tercihinden rahatsız olmuş ve Latife'nin genelde rakı içtiğini söylemek ihtiyacını duymuştu. Aslında Latife rakıyı hiç sevmez, konyak ve şampanya içerdi. Ama anlaşılan İzmir günlerinde rakı içen Mustafa Kemal'e eşlik etmiş olmalı.
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
216
Baskı Tarihi
2013
Yazılış Tarihi
2009
ISBN
978-605-114-003-2
Baskı Sayısı
3. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Editörü
Ayşe Tuba Ayman - Sakine Korkmaz
İslam büyük ve muhteşem bir medeniyetse eğer, Osmanlı da büyük ve muhteşem bir kültürdür. Bu mirasın, her nasılsa, bugün bize yaşayarak kalanı ile yetinsek bile; bu onun büyüklüğünü, sezgisel düzeyde de olsa, idrake yeterlidir. Osmanlı’nın kuşatıcı estetik ve entelektüel mirası üzerine yazılanlar, maalesef, çoğu defa bilineni tekrarlamaktan veya deskriptif olmaktan öteye gitmiyor. Halbuki, onun sistemli, kavramsal ve analitik bağlamda yeniden inşası gerekiyor. Şayet bu yapılmazsa Osmanlı kültürünün büyüklüğünü, sezgisel idrakimize değil, zihinsel idrakimize mâl etmemiz mümkün olamayacaktır.
Osmanlı için dünya bir temâşâ (contemplation) nesnesidir
Osmanlı kültürü, bu dünyayı, kullanılabilir bir dünya kılmayı amaçlayan bir kültür değildir. Dünyayı kullanılabilir kılmak, bu dünyayı enstrümantal aklın (yani, doğa bilimlerinin ve teknolojinin) bir nesnesi durumuna getirmeyi içeriyor. Doğayı bütünüyle temellük etmek, onu insanî amaçlar için ehlî ve kullanılabilir kılmak, Osmanlı kültürünün değil, Batı (Avrupa) kültürünün ayırt edici özelliğidir. Bilim ve teknolojinin gelişmesi ile doğanın temellük edilmesi veya dünyanın kullanılabilir bir dünya haline getirilmesi arasındaki bağıntı, Osmanlı kültüründe kurulamaz. Osmanlı'da bilim ve teknolojinin, kendine özgü bir doğrultusu olmuştur ve bu dünyayı, kullanılabilir kılmakla ilgili değildir.
Osmanlı kültürü, doğayı, kullanılabilir bir dünya olarak temellük edilecek bir şey olarak görmüyor; onun için (Osmanlı insanı için) doğa, bir temâşâ (contemplation) nesnesidir. Nâilînin;
Mestâne nukûş-ı suver-i âleme baktık
Her birini bir özge temâşâ ile geçtik
beyti, bize Osmanlı insanının doğa karşısındaki tavrını kuşatıcı bir biçimde verir. Burada doğa, bir temâşâ (contemplation) nesnesidir; ama temâşâ edilen, doğanın kendisi değil, onun yüzündeki nakışlardır. Doğa, doğrudan değil, dolayımlı (mediated) verildiğinde ancak, bir temâşâ nesnesi olabilir. Temâşâ nesnesi, nesnenin kendisi değil, nesnelerin işaretleridir. Burada, seyretmekle temâşâ etmek arasında, belirtilmemiş bir fark öngörülüyor. Seyretmek, doğayı, eşyayı dışından ve yüzeyden tanımaktır. Eşya, göründüğü biçimi ve göründüğü kadarıyla kendi hakikatini sunmaz bize. Önce onu görünüşünden soyutlamamız; geçici, fâni ve ilineksel olanı tasfiye etmemiz gerekir. Nakış, burada üsluplaştırmaya (stilizasyon) tekabül eder. Bir doğa nesnesi, örneğin bir çiçek, görünen (havass-ı hamse ile idrak edilen) doğanın bir reddiyesi, olumsuzlanmasıdır (negation). Nâilî'nin beytindeki anahtar kavramlar, 'temâşâ' ve 'mestâne'dir. 'Temâşâ', eşyanın anlamına (hakikate) nüfuz etmeyi; 'mestâne' ise, bu anlama nüfuz etme hazzını dile getirir. Öyleyse temâşâ (contemplation), 'kendinden geçme'yle; mestâne, hazdan mest olmakla gerçekleşiyor. İşte Osmanlı şiiri bu 'temâşâ' ve 'haz' sorunsalı üzerine kurulmuştur denebilir. Yahya Kemal, Erenköyünde Bahar şiirinde,
Hazzıyla harâb idim edanın
Hâlâ mütehayyilim sedanın
Gönlümde kalan akislerinden
derken de işte tastamam bunu anlatmak istiyor. 'Sedâ'nın kendisi değil, ama şairin 'gönlünde kalan akisleri'dir onu hazdan harâb eden. 'Ses'in kendisinden değil, 'gonülde kalan akisler'inden söz etmek ise, sesin bir temaşa nesnesi olarak idrak edildiği anlamına gelir.
Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
248
Baskı Tarihi
Temmuz 2009
Yazılış Tarihi
1990
ISBN
978-975-550-004-9
Baskı Sayısı
17. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
İnsanlar "kuru et yiyen bir kadının oğlu" olan bir Peygamber yerine, elmas taçlı, sırma kaftanlı bir "Peygamber" tasavvur ediyorlardı. Yalnız tasavvur etmekle kalmıyorlar, ömrü boyunca bunlardan nefret eden ve uzak duran Nebi´den geriye kalan hatırayı bu tasavvura uygun aksesuarlarla süslüyorlardı. Yani insanlar "bir kul gibi yeyip bir kul gibi yaşayan" bir peygambere inanmak yerine, tasavvurlarında kayser ve kisra´ya benzettikleri bir peygambere inanmayı yeğliyorlardı. Özetle insanlar "bir kul gibi yaşamak"tan daha çok "kayser ve kisra gibi yaşamaya" taliptiler.
Neden Altını Çizdim?
Herşey güzel de, bu satırlar sanki "nebevi yönetimin" nasıl olması gerektiği konusunda mutlak bir ittifak varmış gibi yazılmış. İşin içine içtihadlar girince bu sefer İran'da olduğu gibi "din adamlarının" saltanatı başlamış olmayacak mı?
Nebevi yönetimle saltanat çelişir
Dini saltanatlarına aracı kılmak için önce siyaseti dinden ayırdılar. Ardından dinsiz kalan siyasetin eline dini teslim ettiler. Buna da halkın gözünü boyamak için ihtiyaç duydular.
İşte lâik anlayış saltanatın en büyük dayanağı olarak böyle ortaya çıktı. Çünkü nebevi yönetimle saltanat çelişiyordu. Nebevi yönetim hukuk devletiydi. Hukukun üstünlüğüne dayanıyordu. Bu hukuk elbette kaynağı ilâhî olan İslâm hukukuydu; yani İslâmdı. Bu hukukun üstün olduğu bir yerde saltanat mümkün değil yaşayamazdı. İslâm hukuku yaşamasına izin vermezdi. Hukukun ruhuna aykırıydı. Yapısı gereği İslâm hukuku kendi üzerinde bir otorite tanımaya müsait değildi. Bu ister fert, ister aile, isterse bir grup veya zümre olsun. Hukuku uygulayanların bizzat kendileri de hukuka karşı sorumluydu ve o hukuk, karşısında herkesi eşit görmek istiyordu. Ferdin, grubun, zümrenin, sınıfın hakları tanzim ve tespit edilmişti bu hukukta.
Ferdin topluma zulmünü onaylamadığı gibi toplumun ferde tahakkümüne de imkân vermezdi.
Bir yönetimin saltanat olması için adının illâ da padişahlık, krallık, meliklik olması gerekmemekteydi. Bu pekala kendisini çoğulcu diye niteleyen günümüz demokrasileri için de geçerliydi. Hatta adı krallık olduğu hâlde tarihte adalete ve hukukun üstünlüğüne dayanan yönetimler (Davud ve Süleyman (a)'ın yönetimleri) olduğu gibi, adı demokrasi olduğu hâlde zümre ya da meclis saltanatına dayanan rejimler de vardı.
Adı ister monarşi, ister oligarşi, ister demokrasi, ne olursa olsun saltanat bir imtiyaz rejimiydi. Muhakkak bir imtiyazlı zümre ortaya çıkarıyordu. Devlet pastasının kaymağını ya bir fert, ya bir aile, ya bir meclis, ya da bir sınıf ve zümre yemek istiyordu.
İşte bu noktada İslâm hukukunu karşılarında buluyorlardı. Nebevi yönetim buna izin vermiyordu. Çünkü başta İslâm hukuku, devletin pastalaşmasını hoş görmüyordu.
İslâm'ın reddettiği iki anlayış bu noktada işbirliği yaptı: Saltanat ve dünyevîleşme. Nebevi yönetimi ortak düşman ilân ettiler. İkisi işbirliği yaparak ona yüklendiler.
Türü
Roman
Sayfa Sayısı
701
Baskı Tarihi
2009
Yazılış Tarihi
1941
ISBN
978-975-10-3025-2
Basım Yeri
İstanbul
1888 yılında Beylerbeyinde doğan Refik Halid, 18.yüzyıl sonlarında bir kolu Mudurnudan İstanbula göçen Karakayış ailesindendir. Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i hukuk da okuyan yazar, Meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlamıştır.Kısa sürede üne kavuşmuş Fecri Ati edebiyat topluluğunun kurucularından olmuştur. Kirpi adıyla taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttihat Terakki hükümetince Anadolu nun çeşitli illerinde 5 yıl sürgüne gönderilmiş, ancak 1.Dünya Savaşının son yılı İstanbula dönebilmiştir.Dönüşünde Robert Kolejde Öğretmenlik, Sabah Gazetesi başyazarlığı, ilk kez Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Refik Halid, bu ara tanınmış Aydede mizah dergisini de çıkarmıştır. Bazı siyasal davranışları yüzünden memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar, Halebe yerleşerek Vahdet Gazetesini çıkarmış, Hatayın Türkiyeye bağlanmasında yazıları ve çalışmaları ile katkıları olmuştur. 1938de yurda dönen Refik Halid, çeşitli dergi ve gazetedeki günlük yazıları ve 20 kadar romanı ile yaşamını sürdürmüştür. 18.7.1965 tarihinde İstanbulda ölen yazar; tekniği, dilinin güzelliği, taşlamalarının inceliği ve tasvirlerinin kuvveti ile ün yapmış, Modern Türk Edebiyatının temel taşlarından biri olmuştur. (Arka Kapak)
Neden Altını Çizdim?
Adam Fawer'ın "Empati" romanında anlattığı fantastik "empatlar" aslında gerçek!...
Empat Şeyh!
Baki sustuğu zaman bile bir şeyler söyleyen, hem de ruha hitap edermişçesine etrafındakileri oyalayan ve fikirlerini, hislerini başkalarına gizli bir cereyanla sızdıran insanlardandı. Memnunluğunu yanındaki Bersad ile Neşide'ye nakletmişti; onlar da sebebini bilmeden memnundular.
Türü
Roman
Sayfa Sayısı
758
Baskı Tarihi
MART 2009
Baskı Sayısı
4. Baskı
Orijinal Adı
EMİLİE
Emilie
Öngörü;bizi durmadan kendimizin ötesine taşıyan ve çoğu kez hiç bir zaman varamayacağımız yere yerleştiren öngörü..işte tüm mutsuzluklarımızın gerçek kaynağı budur.İnsan gibi geçici bir varlığın her zaman o kadar ender olarak gelen uzaktaki bir geleceğe bakması ve üzerinde bulunduğu şimdiki zamanı önemsememesi ne delilik!
Türü
Roman
Sayfa Sayısı
158
Baskı Tarihi
2006
Yazılış Tarihi
1945
ISBN
975-07-0011-2
Baskı Sayısı
9. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Editörü
Seçkin Selvi
Mütercimi
Celal Üster
Orijinal Adı
Animal Farm
Hayvan Çiftliği, (orijinal adıyla Animal Farm) George Orwell'in mecazi bir dille yazılmış fabl tarzında siyasi hiciv romanı. Roman ilk olarak 1945'te yayınlandıysa da asıl ününe 1950'lerde kavuştu.
Neden Altını Çizdim?
Öyle güzel bir analoji ki...
Artık tartışma falan yoktu...
Kartopu ve Napolyon bu konuda da anlaşamıyorlardı. Napolyon'a göre, hayvanlar ateşli silahlar edinip bunları kullanmasını öğrenmek için eğitimden geçmeliydiler. Kartopu'na göre de, gittikçe daha çok güvercin gönderip diğer çiftliklerdeki hayvanları isyana teşvik etmeleri gerekiyordu. Birisi, eğer kendimizi savunamazsak, boyun eğmek zorunda kalırız derken; öteki, eğer her yerde yeni isyanlar görülürse, zaten kendimizi savunmamıza gerek kalmaz, diyordu. Hayvanlar önce Napolyon'u, sonra Kartopu'nu dinliyor ve kimin haklı olduğuna bir türlü karar veremiyorlardı. Doğrusu istenirse, her seferinde, o anda konuşmakta olanı haklı buluyorlardı.
Sonunda Kartopu'nun planlarının tamamlandığı gün geldi. Ertesi pazar yapılacak Miting de, yeldeğirmeni için çalışmaya başlanıp başlanmayacağı konusu oya konacaktı. Hayvanlar büyük samanlıkta toplanınca Kartopu ayağa kalktı ve her ne kadar koyunların melemesi zaman zaman sözünü kestiyse de, yeldeğirmeninin yapımını savunma nedenlerini ortaya koydu. Sonra Napolyon cevap vermek için yerinde doğruldu. Son derece sakin bir şekilde, yeldeğirmeninin saçmalıktan başka bir şey olmadığını ve hiçbirinin buna oy vermemesini tavsiye ettiğini söyledikten sonra, hemen yine yerine oturdu. Topu topu otuz saniye konuşmuştu. Üstelik de kimin ne düşüneceğine hiç aldırmaz gibiydi. Bunun üzerine Kartopu fırlayıp ayağa kalktı, yine melemeye başlayan koyunları bağırarak susturdu ve coşkulu bir şekilde yeldeğirmeninin lehinde konuşmaya başladı. Hayvanlar şimdiye kadar yeldeğirmenine ilişkin iki farklı görüş arasında eşit bir şekilde bölünmüş gibiydiler, ama Kartopu'nun belagati onları kavradı götürdü sanki. Parlak cümlelerle, sefilane işlerin yükü hayvanların sırtından kalkınca, Hayvanlar Çiftliği'nin nasıl bir yer olacağını resmetti. Hayal gücü, artık ot kesicilerle, pancar dilimleyicilerin de ötesine geçmişti. Elektrik, dedi, elektrik, harman makinelerini, sabanları, kesek kırma makinelerini, silindirleri, biçerdöğerleri, saman bağlama makinelerini çalıştıracak. Ayrıca ahırdaki ve kümeslerdeki her bölmede ışık, sıcak ve soğuk su ve bir elektrikli ısıtıcı olacak. Sözleri bittiğinde, oylamanın nasıl sonuçlanacağı da açık seçik ortaya çıkmıştı. Ama tam o anda Napolyon ayağa kalktı ve hayvanların şimdiye kadar ondan hiç duymadıkları, ağlar gibi tiz bir ses çıkardı.
Bu ses duyulur duyulmaz, dışarıdan da korkunç ulumalar geldi. Boyunlarında pirinç kakma tasmaları ile dokuz korkunç köpek sıçrayarak samanlığa girdi. Dosdoğru Kartopu'nun üstüne atıldılar. Kartopu yerinden tam zamanında fırlayarak onların kıskacı andıran çenelerinden kurtuldu. Anında kapıdan çıkmış, köpekler de peşine düşmüştü. Ağızlarını açamayacak kadar şaşırmış ve korkmuş olan hayvanlar, kovalamacayı izlemek için kapının önüne yığıldılar. Kartopu yola varan uzun çayırlık boyunca son sürat koşuyordu. Ancak bir domuzun koşabileceği gibi koşuyordu ama, köpekler yine de onun topuklarının dibine varmıştı. Tam o sırada ayağı kaydı. Hayvanlar bir an, köpeklerin onu kesinkes yakalamış olduğunu düşündüler. Ama yine ayağa kalkıp, eskisinden de hızlı koşmaya başladı. Derken köpekler yine ona yetişti. Hatta biri az daha çenelerini Kartopu'nun kuyruğuna geçiriyordu. Ne var ki Kartopu tam zamanında kuyruğunu sallayarak kurtuldu. Daha da hızlı koşmaya başlayarak, köpeklerle arasında ancak bir-iki adım mesafe kalmışken, çitteki bir delikten kayarcasına geçti. Bir daha da görülmedi.
Suskun ve korku içindeki hayvanlar yavaş yavaş, yine samanlığa girdiler. Biraz sonra köpekler sıçrayarak geri döndü, ilk önce bu yaratıkların nereden çıktığını kimse anlayamamıştı. Ama sorun kısa sürede çözüldü. Bunlar Napolyon'un analarından ayırıp özel olarak yetiştirdiği eniklerdi. Daha tam olarak büyümedikleri halde, kurt gi¬bi vahşi görünüşlü devasa hayvanlardı. Napolyon'un yanından ayrılmıyorlardı. Diğer hayvanlar, tıpkı öbür köpeklerin Jones'a yaptığı gibi, bunların da Napolyon'a kuyruklarını salladıklarını farkettiler.
Napolyon, peşinde köpeklerle, bir zamanlar Binbaşı'nın konuşmasını yapmak için çıktığı platforma tırmandı. Artık Pazar Mitingleri'nin sona ereceğini açıkladı. Gerek yoktu bunlara, yalnızca zaman kaybına yol açıyorlardı. İleride çiftliğin işletilmesine ilişkin bütün sorunlar, başında kendisinin bulunduğu özel bir domuzlar komitesi tarafından çözümlenecekti. Bu komite toplantılarını gizli yapacak, daha sonra kararlar diğer hayvanlara bildirilecekti. Hayvanlar pazar sabahları bayrağı selamlamak için yine toplanacak, "İngiltere'nin Hayvanları"nı söyleyecekler ve o hafta için kendilerine verilecek emirleri alacaklardı. Ama artık tartışma falan yoktu.
Türü
Diğer
Sayfa Sayısı
163
Baskı Tarihi
1987
Yazılış Tarihi
1987
ISBN
-
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Önsöz
Kültür Üzerine, daha önce Felsefe ve Ulusal Kültür adıyla yayımlanan kitaptaki yazıların bir bölüğü ile, bu kitaptan sonra yazılmış yazılardan oluşuyor.
Felsefe ve Ulusal Kültür'ün birinci basımının (1975) üzerinden on yılı aşkın bir süre geçti. Doğaldır ki, bu süre içinde yazılardan bazılarını yeniden ele almak, onları yeni okumaların ışığı altında gözden geçirmek gerekti. Dolayısıyla, Felsefe ve Ulusal Kültür'den elinizdeki kitaba alınan yazıların tümünün, önemli değişikliklerle yeniden yazıldıklarını söylemek abartma olmayacaktır.
Kültür Üzerine'nin bir bütünlüğü var.
Neden Altını Çizdim?
bugün çeşitli alanlarda yaşanan politika istikrarsızlıklarının altında yatan neden ulusal bir felsefemizin olmayışı olabilir mi?
ulusal felsefemiz var mı?
...felsefe de yöntem ve sorunlarını uygarlıktan, anlam ve içeriğini de, doğduğu ülkeden alarak ulusallaşır... Felsefe evrensel, tefekkür ise ulusaldır. Ulusal tefekkür, bir ulusun düşünüş yollarıdır... Felsefe objektif olduğu halde ulusal tefekkür subjektiftir. ...Bir Osmanlı-Türk felsefesi niye yok? Ulusal tefekkürümüz, niçin bir felsefe üretemedi? ...Prof. Niyazi Berkes "tutarlı bir biçimde eskiye karşı yeni ya da yeniye karşı eski" olmadıklarını belirttikten sonra şöyle diyor: "İster kişi olarak, ister düşün akımı olarak düşün alanında tüm tutarlı, çelişkisiz olanına rastlayamayacağız. Osmanlı-Türk düşün alanında toplumsal varlığın ulaşacağı ileri durumları görebilen, onları kavramlarla anlatabilen, yüksek ölçüde düşünürlerin gelmemesi bundandır. Bu, ancak geleneksel düşün biçimlerinden ve kavramlarından kurtulunduğu ölçüde mümkün olur. Bu da düşün özgürlüğünün varlığı derecesine bağlıdır. Osmanlı gelenekselliği, düşünce alanındaki kişilere bu yönde çok dar bir olanak bırakmıştır."
...Prof. Berkes, "yüksek ölçüde düşünürlerin" ortaya çıkmayışını, geleneksel fikirlerden ve kavramlardan kurtulamamakla, bu kurtulamayışı da, Osmanlı-Türk toplumunda fikir özgürlüğünün bulunmayışıyla açıklıyor. ... fakat niçin fikir özgürlüğünün bulunmadığı sorusu ortaya çıktığından, sorun döngüsel kalıyor.