Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
157
Baskı Tarihi
1981
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Cengiz Çandar'ın seksenlerin başında İran üzerine kaleme aldığı eseri.
Musaddık - Ayetullah Kaşani Ayrılığı
İngilizlerin İran'daki etkisinin kırılması için Musaddık'a destek olan ABD, ulusal ve demokratik hareketin önderi olan Başkan'ın ülkesinin tam bağımsızlığını sağlama konusunda kararlı olduğunu ve uzaklaştırılan İngilizlerin yerine İran'ı ABD nüfuzuna açmaya niyetli bulunmadığını anlayınca olanca çabasını Ulusal Cepheyi paralamaya ve Musaddık'ı tecrit etmeye yöneltmişti. S. 33
Bu çabalar sonuçsuz ve 1952 yılında önce Ayetullah Kaşani’nin Musaddık’la çatışarak İslam Mücahitleri adlı gücü de ardından sürükleyerek Ulusal Cephe ‘den ayrılması, bu ayrılışı izleyen günlerde 1953’de Muzaffer Bagai’nin de Musaddık’ı terk etmesiyle hareket iyice zayıfladı. Böylece CIA’nin Musaddık’ı deviren darbesinin yolu açıldı. Tahtındın uzaklaştırılmış bulunan Şah’ın da tekrar İran’a ve ta0tını dönmesinin olanağı sağlandı. S.33
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Divan Edebiyatı
Divan edebiyatının hayat ve tabiatla ilgisi azdır. Şâir ilhamını ve heyecanını yaşanmıştan almaz. Şiirinde tabiatın gerçek intibaları yoktur. Gül ve bülbül gibi bütün çiçekler ve hayvanlar (meselâ âhû) birer semboldür. Bâzan da, Şark halılarındaki çiçek ve kuş motifleri gibi dekoratif unsurlar veya teşbih-istiâre vasıtaları hâlinde kalır. Divan edebiyatındaki aşk da yaşanmıştan ziyade tasarlanmıştır. En büyük divan şâirlerinin kimleri sevdiklerini, hangi şiirleri kimler için yazdıklarını bilmiyoruz.
../..
Divan edebiyatında orman ve tiyatro yoktur. On dokuzuncu asra kadar nesir de yok gibidir. Onda insanın kaderiyle mücadeleleri, hayata bağlı ihtiras çırpınışları, iç dramı canlı ve müşahhas (somut) bir şekilde kendini göstermez. Divan edebiyatında şâirin kendisinden ve kasidelerde padişahtan veya sadrazamdan başka insan yoktur. Nedim'in Hammamiye'sindeki Mahbub İbrahim Paşa'yı övmek için tahayyül edilmiş fictif (mevhum) bir varlıktır. Fuzûlî'nin Leylâ ve Mecnûn'u klâsik bir Şark hayâlinin efsanevî âşıklarıdır.
Divan edebiyatı, bütün Fars edebiyatı gibi, yirmi mevzu içinde kalmıştır. Bunlar da hayattan ve tabiattan alınmış tesirlerin değil, hep kurulmuş hayâllerin klişe hâline gelmiş unsurlarıdır, bu mevzular, şâirin kendi heyecanlarını ifade için, binlerce şâirin müşterek olarak başvurduğu bahanelerdir.
Divan edebiyatının Avrupalı müelleflerce de hayretle karşılanan orijinalliği bu kadar mahdut ve beylik mevzuları bin bir çeşitli şekilde ifadeye muktedir olması ve her büyük şâirin ötekinden farklı şekiller yaratmasıdır. Bu sayısız farklar, divan edebiyatına, dünyanın hiç bir şiirinde bulunmayan incelikler kazandırmıştır.
Milliyet
Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
157
Baskı Tarihi
1981
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Cengiz Çandar'ın seksenlerin başında İran üzerine kaleme aldığı eseri.
Üç Ana Akım
Salmatya’nın, tezi özetle şu tahlile dayanıyor: Batı kolonyalizmi İslam dünyasına nüfuz edene dek, İslam ülkelerinde Batılı türde aydınlar yoktu. Batı’nın İslam dünyasına nüfuz etmesiyle birlikte Batı ideolojisi de tüm akımlarıyla birlikte girdi. İslam ülkelerinde Batılı anlamada bir intelligentsia yani aydın bir andınlar zümresi oluştu. Bunlar, Batıcı fikirlerin taşıyıcıları ve savunucuları durumundaydılar. Buna karşılık, toplumun geleneksel yapısı ve geleneksel aydınları olan din adamları varlıklarını sürdürdüler. Böylece, İslam toplumlarında tarihsel anlamda bir yarılma meydana geldi. İslam ülkelerinin intelligentsia’sı geleneksel aydınları ve Batı nüfuzuyla otaya çıkmış yeni aydın zümre biçiminde ikiye bölündü. İran’da bugün süren iç çalkantılar ve karmaşanının, yakın tarihteki devrimci mücadelelerdeki birleşme ve parçalanmaların tarihsel ideolojik çerçevesi budur. S.31
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Halkin Takdiri Ve Tenkid
Halkın tenkidleri dürüst bir tenkidin yerini doldurabilir mi?
Doldurabilseydi, tenkide lüzum kalmazdı. Bilâkis okuyucu, okuduğu eserin değerini ve değersizliklerini belirten bir kılavuza muhtaçtır. Onun sayesinde edebiyatın tekniğine, tarihine, tekâmülüne ve ileri sürülen nazariyelere dair bilgisi artır. Tercihleri objektif sebeplere dayanır ve zevki teşekkül eder.
Hiç bir edebî kültürü olmayan, tenkidin kılavuzluğundan da mahrum bir halkın beğendiği eserler arasında en güzelleri ve en kötüleri de bulunabilir. Fakat bu tenakuzlu (Birbirini bozucu=Contrarictoire) tercih tek bir zevk köküne bağlıdır. Hamlet'i seyretmeğe doyamayan halkın bu eserde beğendiği şey, piyesin felsefi tefekkür yapısı değil, vak'asıdır: Babasının intikamını almak isteyen bir gencin tertipleri, hileleri ve hedefine varmak için duyduğu ihtirasın şiddetidir. Bu vak'a, her türlü edebî değerden mahrum bir bayağılıkla yazılmış olsaydı, halkın takdirini yine aynı derecede kazanırdı.
Bizde, ibaresi bozuk, hayalleri beylik, tekniği berbat, edebî değerden tamamiyle mahrum bazı romanların satış rekoru kırmaları, halkın takdirinin gerçek bir tenkidin yerini alamayacağını gösterir.
Milliyet, 10 Temmuz 1958
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Nurullah Ataç
Nurullah Ataç'ın şahsı üzerinde müdafilerinin de muarızlarının da ittifak ettikleri noktalar vardır:
Ataç'ta fikir bakımından constance yoktu, merhum kendi kendisiyle devamlı zıtlaşma halinde idi. Herkesle her zaman kavga edecek kadar sinirliydi. Paradoks meraklısıydı. Esaslı hiç bir eser bırakmamıştır. Sohbet zevki için feda etmeyeceği prensip yoktu.
Münakaşası ayıp sayılacak derecede bedahat halinde bulunan prensipleri Ataç'a ait münakaşanın pençesinden kurtarmak zorundayız.
Bu prensipler şunlardır.
1. Yüzde yüz öz dil imkânsızdır. Böyle bir dil mevcut olmadığı gibi icat edilebileceği iddiası da ciddiyetten mahrum bir tafrafuruşluktur. Türkçe'yi bu ölçüde özleştirmek için inceliklerinden ve zengin ifade imkânlarından mahrum eden, basit, kaba, mahalle karısı ağzına yakın cümle yapılarına düşüren bir iddianın ne ilmî, ne de edebî haysiyeti vardır.
2.Ters (devrik) cümle bir kaide değil, konuşma dilinin bazı anlarına mahsus grametik ihmalin neticesi müstesnalardır. Başka dillerde de vardır, fakat yazı diline geçmez.
3.Dünyanın eski ve yeni bütün nesir örneklerinde edebî dilin halk dilinden ayrıldığı görülür. Folklora mahsus edebî halk dilinde bile argo, külhanbey ve kocakarı ağzı yoktur.
4.Tenkidi sırf mizaca ve şahsî zevk ve tercihe indirmek doğru değildir. Doğru olduğu farzedilse bile, bu mizacın psiko-nevrotik değişikliklere maruz ve devamlı zıtlaşmalara mahkûm olmaması lâzımdır. Kendi tercihlerinikanun haline getirmeye çalışan bir tenkidçinin hiç değilse kendi kendine sadık kalması gerekir.
5.Tenkide ait eserleri, şahıslar ve metinler üzerindemonografileri, sistematik olmasa bile mütecanis fikirleriolmayan bir muharrire "tenkidçi, eleştirmeci" sıfatı verilemez.
Nurullah Ataç'ın dünyada kabul edilmiş prensipleri hiçe sayarak sırf mesele çıkarmak ve dikkati kendi üzerinde toplamak için ileri sürdüğü iddiaların yeni nesillerin şahsiyetsizleri üzerinde şu fena tesirleri olmuştur.
1. Edebiyatımızın ana eserlerine karşı alâkasızlık ve küçümseyicilik.
2.Edebiyatımızın bütün büyüklerine karşı küstahça
bir saygısızlık.
3.Aksiliği, patavatsızlığı, aykırılığı orijinallik sanma
illeti.
4.Basit, kaba, âdi cümlelerin Türk nesrini sarmağa başlaması. Misâl, Ataç'ın son yazısında (ve her yazısında) bulunan şuna benzer cümleleridir.
"Usları satağa çıkarsak hepimiz yine kendimizinkini beğenir, onu alırmışız, öyle derler. Sanmıyorum bunun doğru olduğunu. Bütün kişiler gibi ben de beğenirim kendimi, çok kimselerinkine değişmem usumu ilh..."
Bu basit fikri düşünmekten ve bu kadar bayağı ifade kalıplarına dökmekten âciz bir berber çırağı, bir şoför muavini bir küfeci var mıdır? Böyle bir düşüncenin ve böyle bir nesrin edebiyatımıza getirdiği ilerilikten ve yenilikten bahsedenler, utanabilmek için edebiyata ait en iptidaî bilgileri bile edinmeğe muhtaçtırlar.
Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
324
Baskı Tarihi
1999
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Bir sanat eseri, yaratıldığı devre göre ve o devrin hassasiyetini, zevkini ve anlayışını en iyi ifade ettiği için mi değer kazanır? Yoksa o devri aşan, her zaman için taze, hatta her zaman yeni güzelikleri keşfedilen ebedi değerlere mi sahiptir? Başka ve daha kestirme bir deyimle, bir eserin, bilhassa bir şaheserin değeri "tarihi" midir, "ebedi" mi?
Batıda bu mesele çok münakaşa edilmiştir. Geçen asrın büyük Fransız tarihçisi ve filozofu Ernest Renan "İlmin Geleceği" adlı meşhur eserinde tarihi görüşü savunur.
"Mutlak bir hayranlık daima sathidir.
Ölçü Anarşisi
Son yarım asır içinde, Türkiye'de klâsik ölçülere isyana başlayan genç nesiller, onların yerine grup ölçüleri ikâme edememişlerdir. Batıdaki mânâsiyle bizde sistemli san'at grupları yoktur. Bazı arkadaş topluluklarının kendilerine has, fakat sistemsiz olduğu için tezadlarla dolu, değişken ve belirsiz tercihleri vardır. Bunların bir sistem haysiyetinden mahrum oluşu, topluluk mensupları arasında da geçimsizliklere sebep olur.
Bu tercih anarşisi içinde, Türk tenkidçisi, objektif tenkid imkânlarından tamamiyle mahrum olduğu gibi, grup ölçülerini de temsil edemediği için, tenkid hükümlerinde tamamiyle şahsî kalır ve bir eser hakkındaki düşüncelerinin hülâsası "hoşlanıyorum" veya "hoşlanmıyorum" hükmünde toplanır. O zaman tenkidçinin okuyucu seviyesini aşamadığı ve ona yol gösterici olamadığı görülür.
Doğuda tenkidin kaside, hiciv ve küfür halinde kalması, güzellik ölçülerinin bir gruba mal edilecek kadar bile sabit bir değerler sistemine bağlı olmamasındandır.
Türkiye'de de bunun için batılı mânâsiyle bir tenkid henüz yoktur. Bütün güzel san'atlarımız gibi edebiyatımız da bu ölçü anarşisinin büyük sıkıntısı içindedir.
Milliyet
Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
157
Baskı Tarihi
1981
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Cengiz Çandar'ın seksenlerin başında İran üzerine kaleme aldığı eseri.
1963 Ayaklanmasi Ve Yol Açtiği Gelişmeler
Ayetullah Humeyni, Amerikalıların İran toplumsal yaşamına artan bir biçimde nüfuz etmelerine, İsrail’in İran silahlı kuvvetleri, ticareti vs. gibi alanlardaki etkilerine kaşı dikkatleri çekerek Şahlık rejimine şiddetli eleştiriler yöneltmiştir. Humeyni, 1963 yılında Şah tarafından büyük bir gürültüyle ilan edilen “Ak Devrim”e de tepki gösterecek.,bu girişimin İran’ın kültürel kişiliğini yok etme hedefine yönelik olduğunu, toplumsal yaralar açacağını ve İran ekonomisinin “Ak Devrim” aracılığıyla dışa iyice bağımlı hale getirilerek çökertileceğini savunmuştur. S.38
İran’daki Amerikan askeri personeline İran’da işledikleri suçlardan ötürü bağışıklık tanıyan bir yasanın çıkarılması üzerine Ayetullah Humeyni bir kez daha başkaldırmış ve yasayı İran’ın ulusal egemenliğine indirilmiş bir darbe olarak yorumlamıştır. Bunun üzerine, 1963’te kutsal Muharrem ayının 10. gününe rastlayan 4 Haziran’da polis Ayetullah Humeyni’yi tutuklamıştır. Aytullah Humeyni’nin tutuklanması Kum’da ayaklanmaya yol açmış, Kum’daki ayaklanma giderek İran’ın diğer kentlerine de yayılmış ve Tahran, Meşhed, Teberiz ve İsfahan’ı da içine alan ayaklana 10 bin kişinin öldürülmesi ve yaranması pahasına kanla bastırılarak durdurulabilmiştir. S.38-39
Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
157
Baskı Tarihi
1981
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Cengiz Çandar'ın seksenlerin başında İran üzerine kaleme aldığı eseri.
Bölüm 2
DEVRİM SONRASININ KARMAŞIK OLGUSU
Geçmişe uzanan kökleriyle bu iktidar mücadelesi biraz irdelendiğinde, yüzyılların zengin kültür birikimine sırtını yalayan Şark politikasının olağanüstü karmaşık dokusu ile temasa gelmek kaçınılmaz oluyor. Batı’nın siyasal deneyinden tam anlamıyla farklı olan bu siyasal ve kültürel yapıyı, dünyaya Batı gözlükleriyle bakanların anlamış mümkün değil.
Batı basını ve onun yönlendirdiği kafalar, İran’daki iktidar mücadelesi olgusunu Cumhurbaşkanı Beni Sadr yanlısı “ılımlılar” ise İslam Cumhuriyet Partisi lideri Ayetullah Dr. Beheşti yanlısı dinci unsurlar aralarındaki bir çatışma biçiminde sundu. İmam Humeyni’nin bu bölünmede, Ayetullah Dr. Beheşti tarafından temsil edilen “sertlik yanlıları” ile saf tutuğunu defalarca vurguladı. Daha basitleştirilmiş bir ifade ile İran’daki iktidar mücadelesi “çağdaş” unsurlarla, dinci-bağnaz unsurlar arasında süregelen bir mücadele biçiminde yansıtılmaya çalışıldı. Tabii ki, İmam Humeyni’nin adı “dinci-bağnaz” kavramlarıyla özdeşleştirildi.
Bu saptamaların gerçekle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. İran’daki siyasal güçler ayrışması ve aralarındaki çekişmeler, bunların doğası ve tarafları ve bütün bu oluşumun nedenleri, Batılı çevrelerin “ılımlılar” ve “setlik yanlıları” sözcükleriyle ya da “laik unsurlar ile mollalar” kestirip attıklarından çok daha karmaşık.
Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
157
Baskı Tarihi
1981
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Cengiz Çandar'ın seksenlerin başında İran üzerine kaleme aldığı eseri.
Celal Al-İ Ahmet, Samet Behrengi Ve Dr. Ali Şeriati:
Beni Sadr hareketinin Cumhurbaşkanı’nın ardından iki numaralı ismi sayılan Ahmet Salamatyan aynı dönemi daha kuramsal bir çerçeve inde şöyle anlatıyor:
“Ne mutlu ki İran’da şimdi çok önemli olan bir olay vardır. Aydınlar arasında İslam’ın incelenmesiyle ilgilenenler giderek çoğalarak belirdi. Ve yalnız İslâmi incelemelerin çeşitleriyle değil, İslâm’ı kökenleriyle incelemekle ilgilenenler. Bu aydına açılma olanağı verir, kökenini bilme olanağını verir… Bu gelişme, aydınları ve genç dini adamları için 15 Khordad’la (‘1963 ayaklanması) birlikte başladı. 15 Khordad’dan biraz önce, daha sonra birlikte hapishanede. Din adamlarının aydınlara açılmaları 1963’dta başladı… İran tarihinde oluşan bir başka olay vardır: Ali Şeriati’nin ortaya çıkması. Dışarı giden, başkalarını gren ve başkalarının gördükten sonra kendine “kaynak bedre” diye bağırmak için dönen aydın… “ Başkalarının çölünde su arayarak susuzluk çekmenini anlamı yok, bedre de kaynak var.”… Bunun intelligentsiayı, intelligentsianın iki parçasını yakınlaştırmakta korkunç bir etkisi oldu… Bir de çok önemli bir şey daha vardı. Şah rejiminin vahşi bakısı. Bu baskı, din adamlarını, aydınları, herkesi eziyordu. Bu da birbirlerine kanamalarına yardımcı oldu. Aydın, Şah’ın hapishanelerinin koğuşlarında mollayı buldu. Ve ortak noktaları olduğunu gördü…” s. 43-44
Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
157
Baskı Tarihi
1981
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Cengiz Çandar'ın seksenlerin başında İran üzerine kaleme aldığı eseri.
Celal Al-İ Ahmet, Samet Behrengi Ve Dr. Ali Şeriati:
1963 ayaklanmasından sonra Şah’ın gizli istihbarat örgütü SAVAK aracılığıyla yürüttüğü zulüm, görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Sayısız İranlı 1963 ayaklanmasından sonra başlayan dönem içinde öldürülmüş, işkence tezgahlarından geçirilmiş ya da tutuklanmıştır. S. 39-40
Celal Al-i Ahmed’in edebi ve kültürel plânda başlattığı hareket, Dr.ali Şeriati’nini felsefe ve ideoloji alanındaki katkılarıyla pekişti.
Bir sosyolog olan Dr. Ali Şeriati, Tahran’daki Hüseyniye İrşad adlı eğitim merkezinde verdiği dersler ve yazdığı eserlere İslâm’ı bir kurtuluş doktrini olarak yorumladı ve İslâm’ın yorumlanmasına devrimci bir içerik kazandırdı. Dr. Ali Şeraiti, İran devriminin tarihinde öylesine önemli bir rol oynadı ki, onun etkileriyle binlerce İranlı aydın İslami düşünceyi benimsedi ve İslami harekete katıldı. S. 40